Siyer Coğrafyası’nda Nübüvvet Öncesi Dini Hayat

Elhamdülillahi Rabbilalemin esselatü vesselamü alâ resulina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain

“Cahiiye’yi bilmeyen İslam’ı anlayamaz” (Hz.Ömer)

Ras. As.’ın Mekke de bila fasıla putlarla mücadele etmiştir. Putperest bir yapıya sahip bir muhatap çevresi vardı. Peki biz yaşadığımız bu zeminde putlar şimdi ki hayatımızın bir zatihi içinde değildir. O zaman haşa şimdi kuran devri geçmiş bir mesaj mıdır. Şimdi biz tarihi bir bilgi almak için mi haşa bu ayetleri okuyoruz.

Aslında bu gün Müslümanlar olarak zihin dünyamızda bir put güncellemesi yapmalıyız. Değilse o günün dünyasını bu güne taşımamız zor olur ve o günün dünyasını anlayamayız.
Mevcut dini yapı o günün dünyasında peki Nasıldı ?

1) Müşrikler : Müşrik demek münkir demek değildir. Bir inkar yoktur aslanda. Kuran hiçbir ayetinde direk mutlak inkarı muhatap almaz. Müşrik dediğimiz ise Allah var haşa yanında başkaları da var demektir. (Şirketten gelir).

Müşrikler İkiye ayrılırlar;

.1) Müşahhas tanrılar edinilenler: kişileştirme, şahıslaştırma (şahıs haline girmiş) bir şeyleri Allaha şirk koşacak şekilde Allaha ait olan alanda konuşlandırmaktır. (Mücessem halini alması yani: cisimleşmesi, maddeleşmesi, maddede tecessüm etmesi hali)

.2) Mücerred tanrıları ise: (Bunun zıddı muşahhas’dır)

– -Heva (hevasını ilah edinmek) içinde var olan bu duygunun insanı haşa rab gibi belli şekillerde tanzim edilen duygudur,

–Dehr (zamanı tanrı edinmek) kader anlayışını farklı bir şekilde yorumlamak. Ya da zamanın yokluğun bir işareti olarak göstermek haşa zaman bizi yok edecek demeleridir. İşi zamana havale edip zamanı ilah edinmek.

–Şari : Şari nedir peki? Hüküm koyandır. Allah’ın koyduğu hüküm yerine başkası hüküm koyuyorsa orda Şari Allah olmaktan çıkmış başka biri olmuştur. Bu kimse bi ideoloji olabilir, başka bir şey yada şahıs olabilir.

2) Hanifler : Fetret devrinin müminleridir.
Allah o günlerde herhangi bir peygamber göndermemiş, gönderilen mesajlar bozulmuş, O tahrifin içerisinde şirke bulaşmadan kendi akıllarıyla ve mevcut durum içerisinde ki selim anlayışla kendilerine bir yol tanzim edenlere Hanif diyoruz.

Örneğin:

– Ras. As.’ın anne ve babasıda haniflerdi. (Bunu aksini söyleyen Müslim’den gelen bir rivayet olsa da bununla alakalı kayıt (istinsah) hatası olduğuna dair Zahid el-Kevseri’nin bir makalesi vardır. O’nu incelemenizi tavsiye ederiz. Allah-u alem)

– Hz. Ömer’in amcası

– Zeyd İbn-İ Amr İbni Nufeyl haniflerdendi, Hz.Hatice annemiz haniflenderdendi,

– Varaka ibn-i Nefvel de bidayetinde Haniflerdendi, sonra Hıristiyan oldu sonra Hanif olarak vefat etti.

– Osman İbni Huveyris önce Haniflerdendi sonra o da çizgisini bozmuştur.

– Ubeydullah İbn-İ Cahş Ras. As.’ın halasının oğluydu Hanif’di sonra Müslüman oldu ümmü Habibe validemizle birlikte Habeşistan’a hicret etti fakat ne yazık ki orada da Hıristiyan oldu ve o halde de öldü.

O günkü bölge civarında da tevhid üzere yaşamaya çalışanlar da vardır. Onlar mevcut yapıdan rahatsız olarak kendilerince bir dini yapı oluşturmuşlardı. İbadetleri tanzimde çok ciddi sıkıntılar, güçlük çekiyorlardı.

Mesela : Kabenin karşısında Zeyd ibni amr şöyle diyordu: “ Ya rabbi ben biliyorum ki şu anki Mekke’nin inandığı Allah sen değilsin. İbrahimin öğrettiği din de bu din değil. Ama ben ne yapayım ki ben sana nasıl ibadet edeceğimi de bilmiyorum. Ne olur gelecek son peygamberi gönder de bize göstersin ibadet yöntemlerimizi.” haniflerin genel anlamda yapısı böyle idi.

3) Sabiiler : Bu konuda biraz ihtilaf vardır. Acaba sabiler yıldıza aya güneşe yani gök cisimlerine tapan insanlar mı? Yoksa sabiler İsevi düşünceyi muhafaza edip teslise kapı açmayıp İsevi olarak yaşayıp muvahhid hiristiyanlar mı ?

Çünkü o günlerde ırak da kendilerini Hz. Yahya’ya nispet eden şu an da onların müntesipleri de vardır. Üçlü inancı yani teslis kabul etmeyen bir zümre var.

Fakat burada bir hakikati açıklamak gerekir ki: Mekkeliler sabii kelimesini mevcut dinden yüz çeviren için kullanıyorlardı. Yani Mekkeliler Ras.as. ve ona inanlara da sabii diyorlardı. Niçin böyle diyorlardı; mevcut dinden yüz çevirdikleri için..

4) Yahudiler : Medine de ciddi bir Yahudi oran vardır. Mekke de bir tek Yahudi yokken kuran Yahudileri anlatmaya başladı. Müslümanlar Yahudilere ait bilgileri alarak gittiler Medine’ye hicret öyle gerçekleşmiştir.

5) Hıristiyanlar : Mekke de Hıristiyanlar yok ve Medine’de de yoktur. (Bazı siyer kitaplarına vardır da denilmişse de buradaki rahip diye anılan kimsenin çok ibadet eden manasında kullanıldığı anlaşılmıştır. Hiristiyan olduğu için değil).

O günün Hıristiyanlarını biz necran bölgesinden biliyoruz. Büyük bir heyetle efendimiz s.a ile görüşmeler yaptılar. Ali İmran suresinde ki bazı ayetlerde o hadiseler ile ilgili inmiştir. Fakat ilk sıcak temas nübüvvetin 5. Yılında Habeşistan’a hicret sırasında gerçekleşmiştir.

Özellikle bu beş yapıdan en önemlisi olan Müşriklerin üzerinde duracağız.
Müşrikler İbrahimin as.‘ın memleketinde bu müşrik yapı nasıl olmuştu. Babası azer bir put yapıcısıydı onlarla mücadele etti ve Nemruttun karşısında durdu. Sonra Mısıra gelerek çok tanrıcılığa inanan anlayışa karşı geldi, Filistin (el Halile) geldi, Haran Dağlarına geldi ve İsmail ile birlikte yeryüzünün ilk tevhit yapısını tekrar bina etti.

İbrahim, İsmail, nabitiler, cürhimiler, huzalılar iş gelince farklı bir noktaya kaydı. Huzalıların liderlerinden olan AMR İBNİ LUHAY ile bu iş daha da farklı bir noktaya kaydı. Ama işin bidayetinde (başlangıcında) milattan önce 3. Yüzyıladan bahsediyoruz.

Şirk çok masumane bir çıkışla şirk Mekke ve hicazda yayıldı nasıl yayıldı. Peki ?
İbni İshak’ın verdiği bilgi bize, Mekkeliler çoğu zaman ticaret maksatlı başka yerlere çıkarlardı. Yemen, İran, Şam’a ..vs. Giderlerken Kabe’yi unutmamak için hatırlamak için Kabenin tanziminden ve ihtiramından mahrum olmamak için Kabenin yanlarından şekilsiz küçük taşlar alıp yanlarında götürürlerdi. Süreç içerisinde bu taşlara insanlar tazim etmeye başladılar. Tüccarlar uzun seferlerinde Kabeyi özledikleri zaman taşı koydular ortaya Kabe’nin etrafında döner gibi etrafında dönmeye başladır. İnsanlar bunu görünce özendiler. Dediler ki nedir bu? Kabenin taşıdır dediler. Ne olur giderken bunu bize bırak dediler. Ve öyle bir noktaya geldi ki hicazda ve özellikle ticaret için gidilen yerlerde şekilsiz putlar yayıldı. Masumane bir çıkış olmasına rağmen bir sapma başlamış ve işin son noktasının nerede duracağı bilinememiştir.

Öyle bir dönüşüm oldu ki roma da yaygın olan şekilli putlar, hicaz da ki şekilsiz putlar da romanın baskısıyla şekillenmeye başlamıştı. Roma’yla da bölgenin sıcak teması olduğu için zemin de buna müsaitti.

Amr bin Luhay’ya (devrin Mekke deki liderlerinden birisidir kendisi) gelince Şam’a bir gün gitmiştir. Bakıyor ki insanlar şekilli putlara tapıyorlar. O güne kadar Mekke’de hiç put yoktur. Şam’da şekilli putlara taptığını görünce, soruyor onlara onlarda “biz bunlarla Allah’a yakınlaşma vesileleri ediniyoruz, bize şöyle faydaları oluyor, böyle faydaları oluyor… … vs.” anlatıyorlar. Ve ilk defa kırmızı akikten yapılmış kolu da hatta biraz bükük bir putu satın alıp, Kabe’nin yanına götürüp diken şahıs Amr bin Luhay’dır. Bu putun adı nedir biliyor musunuz ? Hubel ‘dir.

Hubel nedir peki? En itibar gören görüş şu dur Hubelın aslı “Habal”dır. “Ha: el” marife takısıdır. “Bal” ise Arapçadaki Rab’ın karşılığıdır. Dolayısıyla Hubel’in karşılığı aslında Rab’dır. El-Rab bizim için ne ise Hubelle yüklenen vasıfta aynıdır.
O gün insanların en fazla suiistimal edilen alan “Rab” sıfatı idi. Hubel’in bakıcısı ise Umeyye ibn-i Halef idi. O’nun da islama karşı olan düşmanlığı aslında buradan gelmektedir. Hubel’in yanında yedi tana fal oku vardır. Kim ne iş yapacaksa bu yedi okdan bir tanesini çeker. Bu yedi oktan iki tanesi evet ve hayırdır. (eğer bir kişi bir ticarete gidecekse gideyim mi? Gitmeyeyim mi? Diye fal oku çekerlerdi) evet çıkarsa ticarete gidecek yada evlenecekse, nesebi belli olmayan bir çocuk varsa da yine fal oku çekmeye gidiyor. İşte rab da tam budur. Hayata müdahil olan bir Allah inancıdır. Aynen Allaha ait olan alan bir putun yetkisine devrediliyor. Bunu yaparken de Mekkeliler babalarının hayrına yapmıyorlar bunun ile ilgili ciddi paralar alıyorlar. Orada fal oklarını çektirdiğiniz zaman oradaki putun bakıcısına para veriyorsunuz. Tabi ki bu durum da Umeyye İbni Halef tabiî ki diyecek “din elden gidiyor” diye o demiyecekte ben mi diyeyim yani…. 

Mecburen bu gün başkalarının söylediği gibi, giden din değil aslında para kaynakları gidiyor. Baktığınız da umeyye ibni halefin bir dine inandığı yoktur, bir Kutsalıda yoktur… öyle ki adam neye sevinecekse ona göre fal oku çıkartıyor… böyle bir anlayış o günün insanların kendi elleriyle hakim kılınmıştır. Tıpkı bu günün insanlarında olduğu gibi…

Umeyye İbni Halef bedirde öldürüldükten sonra onun yerine oğlu Saffan İbni Umeyye geçer o da aynı kini sürdürür. Ne zamana kadar? “Mekke feth ediliyor. Onun arkadaşı Umeyr ibni Vehp Ras.as.’dan eman alıyor. – “ Ya Ras. Sen Mekke ye geldin, Saffan Yemene kaçtı sen geldin diye eman verki Saffan gelsin seni dinlesin imanı senden tanısın diyor”. – “Efendimiz eman verdim”. Diyor. –“Saffan ibn-i ümeyye bir söz ile ikna olacak adam değil bir işaret ver” deyince Ras.as. Feth’in sembolü sayılan siyah sarığını çıkarıyor ve –“al bunu ona götür”. Diyor. Saffan gelir iman eder. Ama kalbi hala tam mutmain değildir. Sonrasında Huneyn savaşına katılır Ras.as. ile birlikte alınan ganimetlere iştahla bakıyordu.(6000 esir, 4000 deve daha neler neler) Ras.as. Muellifetul Kulub denilen kalbleri İslam’a ısındırılmaya çalışan bazı sınıftan olan kimselere bu ganimetlerden vermiştir.

Saffan ibn-i Umeyye iştahla ganimetlere bakarken Ras.as. – “çok mu hoşuna gitti Saffan” deyince – Evet ya resullah (as.) dedi. – “al dedi 100 deve’yi senin olsun” Saffan bunu duyunca anamamıştı. Kabilesine dönerken ise Saffan -“koşun ey kavmim koşun Muhammed’in (s.a) getirdiği dine tabi olun, Muhammed (s.a) öyle bir veriyor ki ancak bir Allah resulu böyle verebilir. Fakirlikten korkmayan bir peygamber böyle verebilir.” O günden sonra Saffanın biz çok iyi bir mümin olduğunu biliyoruz.

Saffanın inkarını Allah Resulu Rabbimizin Kerem ve İhsan anahtarıyla kalbini İslama açmıştır …. (elhamdulillah)

Hicretin 8. Yılında Mekkeyi fethettiği zaman Mekke de 360 put vardı diye geçer. İşin bidayetine baktığımızda aslında paganist düşüncenin Adem as.’a kadar dayandığını görüyoruz. Kitabul esnam da İbn-i Kelbinin kitabında aslında put perestlik Adem as.’ın iki çocuğla başlar. Kabil’in rabbine sunduğu kurbanın kendisinden kurbanın kabul edilmemiş ve Kabill Yemen’e gitmişitr. Fakat Kabil Yemen‘de Kurbanının kabul edilmemesini kendisinin sadakatsizliğine yormamış, ateşe yoruyor ve “ateş bana sadakatsiz olmuştur (kurbanımı kabul etmemiştir)” diyor. Ve ateşperestlik rivayetlere göre onun ile başlıyor. Ateşe kutsiyet atfederek ateşin önünde tazim etmeye başlıyor süreç içerisinde bu tabi farklı noktaya geliyor.

– Nuh sr. 23. Ayetinde putperestliğin var olduğunu görüyoruz. “Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Hele Ved’den, Suva’dan, Yeğus’tan, Ye’uk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin.” Arap müşrikler bu putları tanımasalar idi onlardan neden bahsedilmiş olsun ki burada. Onları tanıyorlardı. Peki o günden bu güne bakıldığında bizim için bu putlar ne ifade ediyor acaba ?

– Ayette sayılan bu 5 isim aslında Hz. Nuh’tan önce yaşamış salih ve abid insanlardı. Halk bu 5 salih insandan o kadar etkilenmişlerdi ki, onların ölümü, kendilerini çokça üzmüş ve sırf hatıraları, o güzel ahlak ve hayatları unutulmaması için her biri adına bir heykel yapmışlardı. Süreç içerisinde onlar unutuldu putları kaldı.

– Nuh süresinde ki “bu beş Tanrı”, aslında Gücü, Kuvveti ve İdareyi temsil eden Beş önemli sembolün işareti idiydi. Nasıl mesela:

– Vedd: Erkek savaşçı (güç –kuvvet)

– Suva: Güzel kadın (şehvet, kadınlığı, cinsiyeti, doğurganlığı)

– Yeğus: Aslan (Güç sembolü)

– Yeuk: At (izzet)

– Nesr: Kartal…

Şu an bile bazı medeniyetlerde bile bu sembollerin devam ettiğini görüyoruz.
İşin bidayetinde Ras.as. zamanına gelindiğinde Mekke de 360 put vardır. Ne diyorlar müsrikler “ ne varki bir tane de put sen koy” diyorlar. – “Senin de bir Allah’ının burada putu olsun “ yani o kadar da demokratik o kadar da özgürlükçüler yani o kadar ki bakıldığında eyvallah diyorlardı (Ne den olmasın? O kadar saygılılar yani)

Onların daha sonra fark ettikleri şey ise Ras. As. İnandığı Allah asla şirki kabul etmiyor. “LA” demeden “İLLALLAH” Demeyi kabul etmiyorlar. Önce o putların hepsi yıkılacak. Tabi bunu anlayınca o yüzden Mekkeli müşrikler hakikaten inanmadıkları ve kabul etmedikleri için “LA” Demediler. O yüzden de inananlar da hakikaten inanarak “İLLLAH” dediler. (ve la diyerek tüm “ilah”ları hayatlarından çıkararak yalnız “Allah” dediler)

İşte o günün “LA İLAHE İLLALLAH” demenin bedeli söyleyen içinde söylemeyen içinde ağır bir bedeli vardı. Çünkü dedikleri taktirde neyi değiştirmeleri gerektirdiklerini çok iyi biliyorlardı.
Günümüzde ise söyleyen içinde, söylemeyen içinde aynıdır. Biz çok rahat bir biçimde söylüyoruz.

Kuran, şirk ile inanılmaz bir şekilde mücadele etmektedir. Öyle ki bu ayetleri alt alta koyduğunuz zaman mantığı yakaladığınız zaman o gün ki mevcut yapıyı anlamamız daha kolay olacaktır.
“Gördünüz mü o Lat ve Uzza’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, yani Menat’ı. demek erkek size, dişi Allah’a öyle mi? Bu nasıl insafsızca bir taksim? Hayır, bu putlara taktığınız isimler ve onlara isnat ettiğiniz şeyler sizin kuruntularınızdır. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.”
(nübüvvetin 5.yılıdır bu ayetin indiğinde) Bu üç put, Lat, Uzza ve Menat nedir?

Bölge insanı bu üç puta hangi gözle bakıyordu?

Bu putlar neden Kuran-ı Kerim de açıkça ifade edilmiştir?

–LAT: Kureyş’in tazim edip, kutsallık atf ettikleri tanrıçalardan biriydi ama Taif’te olduğu için Taifliler buna daha fazla önem atfederlerdi. Taif’te bulunan bu puta Ben-i Sakif kabilesi bakardı. Bu putun bölge Araplarının hayatlarında ne kadar önemli bir yer edindiğini biz Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye doğru geldiğinde Taiflilelerin yaptıkları davranışta görüyoruz. Tüm Taif halkı Lat’ın önünde toplanmış ve ondan yardım talebinde bulunmuşlardı. (tazimler tazimler tazimler)

Lat isminin ne anlama geldiği konusunda alimlerimiz oldukça farklı görüşler ileri sürerler. Ama en makulü Lat’ın Allah lafzı celalinden yada “İlah” isminden türetilmiş ve sonra dişilik (müennes olan) verilmiş bir isim olduğu yönündedir. İlah kavramı ne ise Arabın Lat putuna yüklediği kavramda odur.
Yani Uluhiyet noktasında bir noktaya getirmişlerdir. İsimlere o günün dünyasında Lattı. Bu günün dünyasında ilah kavramının kapsamına giren şey ne ise (put olur, eşya olur, insan olur, ideoloji olur, makam olur… her ne ise) ilah kavramının kapsamına giren şey başka bir şey ile paylaşılıyor ise o şey o zatın “Lat”ı olmuş olur.

–UZZA: Kureyş kabilesinin en büyük tanrıçasıdır. Taif ile Nahle vadisi arasında Hüraz denen bir mıntıkada tapınağın bir yapı içerisinde idi. Kureyş bu puta büyük bir tazim ile yaklaşır ve bu putta gücün, izzetin, şerefin ve cesaretin kaynağı olduğunu vehm ederlerdi.
Zaten Uzza, aslında Esmaü’l Hüsna içerisinde geçen el-Aziz isminin müennesleşmiş hali (yani dişi hali) idi. Yani Aziz’in dişisi Uzza’ydı ve Kureyş Kur’an’ın Aziz ismine yüklediği manayı Uzza tanrıçasına yüklemişlerdi.

— MENAT: Menat tanrıçası Mekke ile Medine arasında bulunan meşhur savaşçı Süreka ibn Malik’in kabilesinin yaşadığı Kudeyd mevkiindeydi. Bölge ahalisi ve özellikle Medineliler Menat’a çok saygı duyar, onun etrafında tavaf yapar ve ona kurbanlar adarlardı. Özellikle Hac mevsimlerinde onu ziyaret ederlerdi.

Menat ismininde yine Allah’ın yüce isimlerinden biri olan Mennan ( Allah’ın bol bol vermesi) isminin dişileştirilmiş hali (müennesleşmiş hali) olduğunu söylerler.
Bazı kaynaklarda kader ve bolluk tanrıçası olarak geçer.
Dolayısıyla Mennan isminden günümüzde beklenti ne ise Arabın Menat putundan beklentisi de o idi.

Arap dişileri ikinci sınıf vatandaşından daha aşağı görürken niye Allah’a dişilik isnat ediyorlar?
Hem dişiliği değer itibariyle alçak göreceksin, böyle olduğunda tavrın sert olacak, ilah ve rab diye inandığın Allah’ın dişi olduğunu söyleyeceksin. Onun tanrıça olduğunu iddia edeceksin burada bir sıkıntı yok mu ?

Beş ayette rabbimiz bunu Kuran’da soruyorlar fakat onlar cevap veremiyorlar. Çünkü bilmeden almışlar. Roma’dan etkilenmişler ve bilmeden alıp uygulamışlar.

Ancak bu işin temeline baktığımızda “Lem ye Lid ve Lem yuled” de bir mantık vardır. Arap da mantık bir ilahın yaratabilmesi için dişi olması lazım. Aklındaki ilah anlayışı insan gibi müşahhaslaşmış. İnsan gibi haşa böyle olduğunda yaratmak için var etmek için, doğurmak için dişi olmalıdır.

Peki insan niye puta tapar? Üstelikte kendi eliyle yaptığı taştan, tahtadan, helvadan yaptığı bir şeye neden tapar? Dinler tarihiyle uğraşanlar (teoloj) din bir tanedir elbette, dinler derken tahrif olmuş dinlerden bahsediyoruz. Dolayısıyla hiçbir insan bir eşyaya Allah nazarıyla bakmaz. Böyle bir şey yoktur. Mesela Hinduları görüyoruz. İneğe nasıl, fareye (ölenin ruhunun onda dirildiğine inanıyorlar.) tapıyorlar. Onlara kutsiyet atfediyor kardeş kardeş yaşıyorlar. Eğer insan bunu bir mantık döngüsü içerisinde düşünüp kendisini ikna etmez ise bunu yapması mümkün değildir.

Aynı şekilde putun önünde tazim eden insanda kendi kendini mantık örgüsü içerisinde ikna etmez ise bunu yapması mümkün değildir.

Peki ne yapıyorlar . Meselenin temelinde “onlarda Allah inancı vardır. Allah çok uzaktır bizden. Allah’a giden basamak olarak görüyorlar. Tazimi Allah verdi. Bunlara Allah bir ruh üfürdü diyorlar. Bu putlar ise bizi Allah’a yaklaştıran bir araçtır. Teşbihte bazen hata olur diyerek fakat zihinlerde daha net oluşsun diyerek devam edelim; Hatta daha da ileri giderek günümüzde Müslümanların Kabe’ye olan tazimine kıyasla sizde taşa tazim ediyorsunuz diyorlar. Ama onların bilmedikleri bir hakikat vardır ki. Allah bir taş olan Kabe’nin etrafında bizi döndürüyor. Bir taş olan Mina da taşa taş attırıyor.

Adeta tazimin taşta olmadığını bize Rabbimiz öğretiyor.

Eğer Allah bir şeye kutsallık veriyorsa bu baş göz üzerinedir. Ama Allah’dan başka birinin bir şeye kutsiyet atfetme hakkı yoktur. Kutsallığın kaynağı kimdir? EL KUDDÜS olan Allah’dır. O’nun verdiğinin dışındakilerin hiç birinde kutsallık yoktur.

Arabın ve putperestin mantığında Allah uzak bir noktada olduğu için Allaha yaklaşmak için çabaları olmuştur.

Tarih boyunca tüm putperestlerin de üç ayrı sapmalara sebep olmuştur.

1) Yanlış Vesile anlayışı: Allah uzaksa ne yapmalıyız vesileler edinmeliyiz. Bunun için de yardım görmek, şefaat umudu, korku, dünyevi menfaat için putlar edindi.
Müslüman’ın inandığı şefaat anlayışı ile müşrikin inandığı şefaat anlayışında ikinci dereceden inancı vardır. Allah’a rağmen bir şefaat anlayışı vardır.
Müslümanlar da ise Allah izin verdiği içindir. Peygamberlerin, şehitlerin 70 kişiye şefaat edeceği, Salihlerin şefatleri de vardır. Lakin Allah’ın izin verdiği Salihler ve Allah’ın izin verdiği kimseler için şefaati söz konusu olabilir.

2) İlahları şahıslaştırma: Allah dediğimiz, bizim şu anda keyfiyetinden bir şekilde mahrum olduğumuz, bizim için meçhul olan o ilahı anlayabileceğimiz şekilde resmetmeliyiz. Resmetmesek anlayamayız.
Görünmez ve hayattan uzak olan Allah müşahhaslaştırılmaya başlandı. Buna bazı bilginler mukaddesin müşahhasa dönüşü diye ifade etmişlerdir. Yani bazı eşya ve suretlerde Allah’ın ruhunun varlığının olduğu zehabına kapılar açıldı

– “Kainatta hiçbir varlığa sırf kendisi olduğu için tapılmaz.”
Mukaddesat’ın Müşahhasa dönüşmesi diyorlar buna. Mukaddesat labarotuvar üstü bir şeydir. Sen onu fiziğin içerisine dahil edemezsin.
Gabya iman da budur zaten, Allah’a, Kadere iman ederiz. Oysa bunlar bizim için gayb’tır. Keyfiyetini de bilmeyiz ve sorgulamayız.

Mesela; Allah “el” der öyle inanırız. “el” nasıl demeyiz. Bitmiştir bizde. Müminin zihninde gabya ait olan şeyler şahıslaştırılmaz, muşahhas ve mücessem bir hale getirilmez.
Kainattaki bu yapı içerisinde ne varsa hepsinin bir yaratıcıdan olduğuna inanırız. Çok tanrı inancına da kapı açmayız.

Müşrikler Allah’a ait olan her bir inancı bir şekilde resmediyorlar. Güç başka bir putda, izzet başka bir putta, … vs. onların hepsine karşı İslam ise el-vahid, el-ahad diyor la ilahe illah diyor.

3) Mukaddesatı kavrayamama: Allah’ı kavrayamadıkları için kavranabilecek vesileleri zorluyorlar. Cisimlere ve şahıslara Allah inancının dönüştürülmesinde ondan dolayıdır. İşte Kuran bu anlayışla Er-Rab sıfatıyla mücadele ediyor.
Kuran bu anlayışıyla Er-Rab sıfatı üzerinden mücadele ediyor. Çünkü eğer Rubibeyette Tevhid tam anlamıyla zihinlerde netleşse mesele çözülecek. Allah’ın bu manada hayata müdahalesini, kainata, işlere evirip çevirme konusunda ki tek güç ve irade sahibi olan Allah olduğu bilinse iman edilse mesele yine çözülecek.

Bakın ilk nazil olan ayetlerde ;

Rab sıfatı ile 3 nokta üzerinde durulur :

1-Allah mutlak mudebbirdir. (işleri evirip çevirendir)
2-Mutlak hakimdir (Hükmedendir, bütün işler ondandır)
3- Mutlak Mürebbidir. (terbiye eden, müdahale edendir)

Nübevvetin 4 ve 5. Yılında inen ayette “Rabbinin kendisine şah damarından daha yakın” olduğunu düşünürse hiç şirke düşer mi?” ayetiyle de uzak Allah anlayışını yerle bir etmiştir.
İşte ihsan şuurun da olan bir insanın şirke düşmesi bu durumda mümkün olabilir mi?
Allah bize çok yakınsa eğer başkasına ihtiyaç var mıdır ?

Allah istifade edenlerden eylesin !

Elhamdülillahi Rabbilalemin esselatü vesselamü alâ resulina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain

Sözün sonu selam ve dua ile…

Siyer Coğrafyasının Dini Yapısı

– Arap Belağatının üç önemli dalından biri olan Meani’de; -Belağat; Beyan, Meani ve Bedi’den oluşur- Mukteza-yı hal denen duruma ve yerine göre, yani muhataba göre söz söyleme zorunluluğu vardır. Bu zorunluluktan dolayı, haber cümlesi meanide üçe ayrılır: İbtidai haber, talebi haber ve inkari haber…

– Özellikle o devrin dini yapısının hangi unsurlardan oluştuğuna baktığımız zaman karşımıza şu beş temel dini yapı çıkar:

1- Müşrikler

2- Hanifler

3- Sabiler

4- Yahudiler,

5- Hristiyanlar

– Müşrikler; Müşahhas/Mücessem Tanrılarla şirke düşenler

– Mücerred Tanrılarla şirke düşenler

– Mücerred Tanrılar; Heva, Dehr ve Şari

– Putperestlik ve şirke düşme Hz. Adem’in oğlu Kabil ile başlar…

– Kur’an Allah dışında başka varlıklara yönelmeyi insanlığın ikinci atası olan Hz. Nuh zamanına kadar götürür. Nuh Süresinde; hüzünün ve mücadelenin peygamberi olan Hz. Nuh’un kavmi ile olan diyologları anlatılırken, 23. ayette kavminin Hz. Nuh’a şöyle söylediğini belirtir: “Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Hele Ved’den, Suva’dan, Yeğus’tan, Ye’uk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin.”

– Ayette sayılan bu 5 isim aslında Hz. Nuh’tan önce yaşamış salih ve abid insanlardı. Halk bu 5 salih insandan o kadar etkilenmişlerdi ki, onların ölümü, kendilerini çokça üzmüş ve sırf hatıraları, o güzel ahlak ve hayatları unutulmaması için her biri adına bir heykel yapmışlardı.

– Nuh süresinde ki 5 tanrı, aslında gücü, kuvveti ve idareyi temsil eden 5 önemli sembolün işaretidiydi. Nasıl mesela: Vedd: Erkek savaşçı, Suva: Güzel kadın, Yeğus: Aslan, Yeuk: At, Nesr: Kartal…

– Mekke’de yayılan putperestliğin tarihçesi…

– Mekke’ye ilk şekilli put Amr b. Luhay tarafından getirilmiştir. Gelen ilk putta Hubel isimli puttur.

– Hubel muhtemelen İbranice’de ki Ha-bal’ın muharref şeklidir. Ha-Bal; ise aslında iki kelimeden oluşur: Ha İbranicenin harf-i tarifidir, yani Arapça’daki el takısı gibi, Bal ise, Rab anlamındadır – ki Kur’an’da bu ifade birkaç ayette Rab anlamında geçmektedir. Dolayısı ile Habel yani Hubel, aslında er-Rab demektir.

– Kur’an’ın putlarla mücadelesi…

– “Gördünüz mü o Lat ve Uzza’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, yani Menat’ı. Demek erkek size, dişi Allah’a öyle mi? Bu nasıl insafsızca bir taksim? Hayır, bu putlara taktığınız isimler ve onlara isnat ettiğiniz şeyler sizin kuruntularınızdır. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.”

– Bu üç put, Lat, Uzza ve Menat nedir? Bölge insanı bu üç puta hangi gözle bakıyordu?

– Lat: Kureyş’in tazim edip, kutsallık atf ettikleri tanrıçalardan biriydi ama Taif’te olduğu için Taifliler buna daha fazla önem atfederlerdi. Taif’te bulunan bu puta Ben-i Sakif kabilesi bakardı. Bu putun bölge Araplarının hayatlarında ne kadar önemli bir yer edindiğini biz Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye doğru geldiğinde Taiflilelerin yaptıkları davranışta görüyoruz. Tüm Taif halkı Lat’ın önünde toplanmış ve ondan yardım talebinde bulunmuşlardı.

– Lat isminin ne anlama geldiği konusunda alimlerimiz oldukça farklı görüşler ileri sürerler. Ama en makulu Lat’ın Allah lafzı celalinden yada ilah isminden türetilmiş ve sonra dişilik verilmiş bir isim olduğu yönündedir.

– Uzza: Kureyş kabilesinin en büyük tanrıçasıdır. Taif ile Nahle vadisi arasında Hüraz denen bir mıntıkada tapınak vari bir yapı içerisinde idi. Kureyş bu puta büyük bir tazim ile yaklaşır ve bu putta gücün, izzetin, şerefin ve cesaretin kaynağı olduğunu vehm ederlerdi. Zaten Uzza, aslında Esmaü’l Hüsna içerisinde geçen el-Aziz isminin müennesleşmiş hali idi. Yani Aziz’in dişisi Uzza’ydı ve Kureyş Kur’an’ın Aziz ismine yüklediği manayı Uzza tanrıçasına yüklemişlerdi.

– Menat: Menat tanrıçası Mekke ile Medine arasında bulunan meşhur savaşçı Süreka ibn Malik’in kabilesinin yaşadığı Kudeyd mevkiindeydi. Bölge ahalisi ve özellikle Medineliler Menat’a çok saygı duyar, onun etrafında tavaf yapar ve ona kurbanlar adarlardı. Özellikle Hac mevsimlerinde onu ziyaret ederlerdi. Menat ismininde yine Allah’ın yüce isimlerinden biri olan Mennan isminin dişileştirilmiş hali olduğunu söylerler.

– Şirke düşmenin temelinde yatan şey uzak bir Allah tasavvuruydu. Uzak bir Allah Tasavvuru; Kulu ile arasında yakın bir münasebeti olmayan, uzaklarda ve çok yücelerde olan, dünyaya fazlaca müdahil olmayan bir Allah tasavvurudur.

– Böyle bir yanlış temelin getirdiği sorunlar şunlardı:

1- Vesile: Aracılara ihtiyaç hâsıl oldu. Yani Allah katında şefaatçi olacak, Allah ile haşa arasını bulacak vesilelere kapılar açıldı. Bazen yardım görme ve şefaat umudu ile, bazen korku ve dünyevi menfaatler adına böyle bir sapma başlamış oldu.

2- Şahıslaştırma: Görünmez ve hayattan uzak olan Allah müşahhaslaştırılmaya başlandı. Buna bazı bilginler mukaddesin müşahhasa dönüşü diye ifade etmişlerdir. Yani bazı eşya ve süretlerde Allah’ın ruhunun varlığının olduğu zehabına kapılar açıldı.

– “Kainatta hiçbir varlığa sırf kendisi olduğu için tapılmaz.”

3- Kavrayamama: Kainattaki düzeni, nizamı, intizamı, işlerin çokluğuna rağmen her şeyin oldukça güzellikte yürümesi, müşrikleri hayrete düşürüyor ve bu işi bir tek ilah yapamaz gibi, büyük bir sapmanın eşiğine geliyorlardı. Bu düşünceye Kur’an bizzat değinmektedir. Sa’d süresi 5. ayette Müşrikler Allah Resulü’ne şöyle karşı geliyorlardı: “Muhammed tanrıları bir tek tanrı mı yapmış! Doğrusu bu şaşılacak bir şey” diyorlardı. Enbiya Süresinin 22. ayetinde işte bu yanlış düşünce tashih edilmesi için Kur’an; “Eğer varlık aleminde daha çok tanrı olsaydı, böyle bir düzenin olmayacağını, düzenin tevhide olduğunu” onlara haykırıyordu.

-b Allah’ın kendilerine çokça yakın olduğunu bilen ilk muhataplar hemen şu üç temel ilkeninde farkına vardılar:

1- Allah (c.c.) mutlak Müdebbir’dir.

2- Allah (c.c.) mutlak Hâkim’dir.

3- Allah (c.c.) mutlak Mürebbi’dir.

(1199)