Çevre Ahlâkı – Hayata Dair 6. Bölüm

Cemil Nazlı’nın soruları, Muhammed Emin Yıldırım hocamızın cevapları ile her ay ahlâka dair bir konunun gündem edileceği Hayata Dair programlarımızın 6. bölümünde Çevre Ahlâkı’nı konuşuyoruz..

– Çevre emanettir sözünden ne anlamalıyız?

Bu kısacık iki kelimeden oluşan serlevhanın altında aslında bir sürü şey konuşmalıyız. Aslında çevre deyince ne anlamalıyız, bunu netleştirelim. Biz bir insan olarak dışarı çıktık, bizim dışımızda kalan her şey bizim çevremiz. Öteki insanlar, ağaçlar çevremiz, ayak bastığımız toprak çevremiz, üstümüzdeki atmosfer çevremiz, aklımıza gelebilen her şey çevremiz. Dolayısıyla çevre dediğimizde çok yoğun ve geniş bir kavramla karşı karşıyayız.

Günümüzde çevre dediğimizde biraz daha insan dışında kalan her şeyi kastetmiş oluyoruz. Biz etrafımızdaki her şeyi, insan dışındaki her şeyi, hayvanları da, çiçekleri de, böcekleri de o çevrenin içine alıyoruz ve o ahlakı konuşmaya başlıyoruz. Bu bize Allah’ın c.c. bize emanetidir bunlar. Kavramı önce doğru anlamamız gerekir. Emanet kavramı nedir, mesuliyeti ne kadar büyüktür, anlamaya başlarız. Emanet, Rabbimizin dağa taşa arz ettiği, fakat insan dışındaki hiç bir şeyin üstlenmediği bir kavram. İnsan bu yüzden çok cahil. Aslında bir çok insan emanet kavramının dahi bilincinde değil. Bana emanet ama, ben o emaneti nasıl taşımalıyım, emanet derken neleri kastediyoruz, farkında değiliz.

Emanet kavramı bizim imanımızla alakalı bir kavramdır.

Allah Rasulü (S.a.s.) şöyle buyurur “Emaneti olmayanın imanı yoktur, ahde vefası olmayanın dini yoktur” Bu çok ağır bir sözdür bu. Farkında değiliz bu cümlenin. O emanete sadakat göstermemek seni nifaka götürüyor. Emanete hıyanet eden nifaktan iz taşır, sürekli hale getirirse münafık olur Allah c.c. muhafaza buyursun. Müminin en belirleyici özelliğidir emanet. Aslında emanet, iman ve ahlak arasındaki o bağı da ortaya koyan bir kavramdır. Emanet çatı bir kavram ve anahtar bir kavramdır. Çatıdır, altında sac ayakları vardır. Bunlar başka kavramlardır. Anahtar kavram deyince de, kimlik ortaya koymasını anlatıyoruz. Bizi diğerlerinden ayıran, en belirleyici vasıflarımızı ortaya koyan vasıfların başında ortaya geliyor.

Çevre ekseninde konuştuğumuzda, insan da var o çevrenin içinde aslında. Altı tane kavram çıkıyor önümüze. 3 tanesi insan ve insan ilişkisi ile alakalı, 3 tanesi de insan ve çevre ilişkisi ile alakalıdır.

İnsan ve insanın arasındaki ilişkiye ait 3 kavram şunlardır:

  1. Ehliyet
  2. Liyakat
  3. Adalet

İnsan ve çevre/kainat arasındaki ilişkiye ait 3 kavram şunlardır:

  1. Şehadet
  2. Merhamet
  3. Taharet

Şehadet kavramını burada işlerken şunu demiş oluyoruz. “Şu çiçek bize şahittir. Bu çiçeğin canı var, o canıyla bana şahit. Yarın Rabbimizin katında ya benim lehimde, ya aleyhimde şahitlik edecektir.” Hal böyle olunca etrafa bakınca cansız varlık göremeyiz.

Allah Rasulü (S.a.s.) bir yerde namaz kıldıysa eğer, selam verip bir daha namaz kılacaksa aynı yerde kılmaz. Bir adım ileri gider, bir adım geri gider, başka yere gider. Çünkü “Mekan bana şahit olsun.” der… Biz bir yere gittiğimizde tahıyyat namazı kılıyoruz. Tarlanın ortasında olsak da iki rekat namaz kılıyoruz ve diyoruz ki “Bu mekan bize şahit olsun.” Nehir kenarına gitsek selam veriyoruz, bir ağaca, bir çiçeğe, bir böceğe bu muamele ile bakıyoruz. Yani şehadet deyince etraftaki her şeyin bir anlamı oluyor. Bunu bilince kirletebilir misin ya? İhanet edebilir misin oraya karşı?

Merhamet kavramına gelelim. Hem acımak ve acıtmamak olan merhamet, İslam’da “önce acıtmamak” olarak anlaşılır. Biz merhamet anlayışını daraltıp bir yere sıkıştırdığımızda, bugün batıda çokça var, bizde de ne yazık ki yavaş yavaş çoğaldı, adam evine bir köpeği alıyor, bütün merhametini onun üzerinde yoğunlaştırdığını düşünüyor ama ne komşuyla, ne akraba ile irtibatı yok. Sokaktaki insanlara da farklı bir nazarla bakıyor. Eğer İslamın merhamet anlayışını bir anlasak biz, merhamet bir yere sıkışmaz. Merhamet sadece sevdiklerime değildir, sevmediklerime de gösterilmesi gereken duygudur. Sadece yakınlarıma değil, bana uzak olanlara da gösterilmelidir.

Taharet kavramı ne yazık ki sıkıştırılmış bir kavram. Belli alanlara sıkıştırılmış bir kavram, misal banyoya sıkışmış bir kavram taharet. Bu yüzden doğru düzgün konuşmuyoruz. Bir yerde taharet konuşuluyorsa çok fazla şey konuşulmalı. Şah Veliyullah “Din Taharettir” der. Bir cümleyle bir sürü şey özetlenmiş oldu. Çünkü bu din, temizleme ve temizlenme üzerine kuruldu.

Bir yerde temizlikten bahsediyorsak, orada kirlilik vardır. 10 maddede toparlayarak bazı kirlilikleri konuşalım. Bu kirlilikler şunlardır:

  1. Beden
  2. Mekan
  3. Zihin
  4. Kalp
  5. Bilgi
  6. Ses
  7. Hava
  8. Şehir
  9. Görüntü
  10. Tüketim

Din taharet denilen şeyi hayatın eksenine getirip oturttuğu için, o emanet kavramının bir sorumluluğu olarak, sana diyor ki, “Bu kirlilikleri temizle. Eğer o kirlilikleri temizlemezsen kirlenmiş bir şekilde kalırsın, sen de kirlenirsin. Önce sen bir tahir ol.” Beden kirliliğini konuştuğumuzda, beden kirliliğinin tahareti nezafet. Biz temiz olmalıyız. Saç baş dağınık, elbise bakımsız olamaz. Böyle gelinen insanları Allah Rasulü (S.a.s.) böyle insanları her zaman uyarmıştır. Bir düzgün olunması lazım, bir temiz görünülmesi lazım. İnsan karşısına çıkıldığında temsil yeteneğine zarar vermemeliyiz.

“Bir lokma, bir hırka” sözünden hareketle, dünyaya meyil etmeyi istememek, böyle saç baş dağınık, üst baş bakımsız olmak mıdır?”

Nerede kaldı ki onlar? Dünyevileşme hastalığı hayatları kaplamış durumda. Bu söz menkıbelerde kaldı. Anlatılıyor ama hayatın içinde izi yok. Peygamberimizin açlığını anlatıp da, ondan sonra hemen kurulan sofrada on kap yemeği tıka basa yiyen insanlarız biz. Onlara girmeye gerek yok çünkü karşılığı yok şu anda. Kim buna kanaat edebilir ki? Bunlar kitaplarda kaldı.

Beden kirliliğinin tahareti nezafettir.

Mekan kirliliğinin tahareti samimiyettir. Evler temiz olsa da, eşler birbirine karşı samimi değil, ebeveynler çocuğa, çocuk ana ve babasına samimi değil şu anda. Biz kirlenmiş mekanlarda oturuyoruz şu anda. Manen inanılmaz bir mekan kirliliği yaşıyoruz şu anda.

Zihin kirliliğinin tahareti nezahettir. Yani saflıktır. Aslında zihindeki karmaşa, “La” süpürgesi ile temizlenir.

Kalp kirliliğinin tahareti muhabbettir. Kalp neden kirlenir biliyor musunuz? Sevmemesi gereken şeyleri sevdiği için. Kalbinde dünya ve mal sevgisi vardır, bu kirdir. Çocuğu put haline getirmiştir, bu kirdir. E bir de o hırs, onu bilemiş ve bilenmekten dolayı bir sürü kin birikmiş kalbinde. Kir ve kin buluşursa bir kalpte, bunu temizleyecek tek ilaç muhabbettir.

Bilgi kirliliğinin tahareti hakikattir. Hakikatin kaynağı vahiydir. Eğer biz hakikatın El Hakk olan Rabbimizden bize süzülüp geldiğine inanıyorsak, o zaman arayacağımız kaynak belli. Mutlak hakikat olan vahiyden arayacağız bunu.

Ses kirliliğinin tahareti sükunettir.

– Komşularımızın ortak yaşam alanlarında yapmış oldukları o ses kirliliği, evin taşınması, çivi çakılması, matkap olayı, nasıl davranmalıyız diye soruyorlar.

Başkasını kınadığımız şeyi biz de yapıyoruz. Misal bir düğün konvoyu ciddi bir gürültüyle sokağa giriyor. Kızıyoruz. Yarın öbür gün oğlumuzu ya da kızımı evlendirdiğimizde dün kınadığımız şeyi biz yapıyoruz. Çünkü sevinci yönetemiyoruz.  Sevinci yönetemediğimiz için sevincin getirdiği heyecanın altında eziliyoruz. Ama sükûnet ilacını kullandık mı, sükûneti tam olarak anladık mı, başkasının hakkına hukukuna azami derecede dikkat ederiz.

Hava kirliliğinin tahareti selimiyettir. Ozon tabakasını deldik, dünyayı kirlettik. Sigara içiyor bir kardeşimiz, o havaya üflediği her duman için yarın Hakk divanı “Gel şunun hesabını ver.” diyecek…

– Sigara içenlerle alakalı hem etraflarına yaydıkları kokuyla ve kirlilikle alakalı, hatta sokaklarda izmarit atmayla alakalı nasıl davranmalıyız diye soruyorlar.

En azından kendisi bunu yapmama gayretinde olmalı. İradesini kullanıp bunu bırakamıyorsa, yarın öbür gün hesabının olacağını iyi bilmelidir. İçen birinin yanında durmak bile kişiye zarar veriyorsa, pasif içiçi olduğu için bizim yüzümüzden hastalanıyorsa, bu bir kul hakkıdır. Bizler uygun uslublarla işin ehemniyetini anlatmak zorundayız.

Şehir kirliliğinin tahareti medeniyettir.

Görüntü kirliliğinin tahareti zarafettir. Peygamberimiz (S.a.s.) oğlu İbrahim vefat ettiğinde tüm acısına, üzüntüsüne rağmen görüntü kirliliğine müdahale ediyor ve mezar sakinine eziyet vermeyecek olsa da “Mezarın eğriliğini düzeltiniz” buyuruyor. Mekke’ye gidildiğinde, tepelere çıkıp o şehire bakıldığında, ne hissediyoruz Allah aşkına? Antenler, klimalar bir tarafta, balkon kapıları bir tarafta. İslam şehrine yakışacak bir hal yok orada. Zarafet mühimdir.

Osmanlı bu manada tam bir zarafet örneğidir. Kapı tokmakları dahi hanım ve erkeğe göre ayrı ayrı düzenlenmiştir. 

Kimseler görmese dahi “Emanet Bilinci” taşıyarak, bir çiçeğe dahi basmamak ve yarın hesaba çekileceğimize iman ederek yaşamak lazım. İslam bizden bunu istiyor. Yasalardan korktuğumuz için değil, Allah’ın c.c. yarattığı için, bizlere emanet ettiği için, O’nun rızası için çevreye sahip çıkmalıyız.

Tüketim kirliliğinin tahareti kanaattir. İnanın bir çok şu anda çevre faciasının nedeni bu tüketim kirliliğidir. Denizler kirleniyorsa bundan dolayı, hava kirleniyorsa bundan dolayıdır. İnsan doymuyor bir türlü. Bir tüketim çılgınlığı mevcut. Bir elbise alıyor, daha onu eskitmeden bir diğerini alıyor. Elindeki nimetin tadına varmadan bir diğerine koşuyor. Çünkü hayat insanlara bu şekilde lanse ediliyor. Hayatı kuran o kurucu güçler, küresel güçler bizleri bu çılgınlığın içerisinde deliye çevirmek istiyor. Ne kadar harcarsan o kadar kazanmak durumundasın. Kazan harca, kazan harca, kazan harca… Bunun üzerine yaşanan bir hayat, hayatın anlamını ıskalamaya yol açar. Çoğu insan hayatta neden var olduğunu dahi düşünecek zaman bulamıyor. Kanaatten büyük zenginlik yoktur. Kanaati anlayan bir insan için israf konuşulmaz. Kanaat bir kere hayatın esası kılındı mı, bitmiştir. Rabbimiz bize ne takdir ettiyse onu kabul etmeli, ötesine ve ötesine bakmamalıyız. Bizden daha altta olanlara bakarak halimize şükrederiz, el uzatarız. Benden üstte olanların hayatlarının bir aldatmaca, bir oyun ve eğlence olduğunu kabul ederim. Aç kalan mide mi acaba, gözler mi? Bunun farkında olunmalı. Göz aç ise, dünyayı versen önüne doymaz.

– Tüketimde ölçü bir ihtiyaçtır diyebilir miyiz?

Kanaat bu işte zaten. Hayatımıza denge koymanın metodu budur.

Kardeşlerimiz bir anlasınlar, ben bir şey söyleyeceğim şimdi. Bu telefon benim, diyeceğim ki “Cemil hocam bu size emanet” Şimdi ben size bunu emanet ettiğimde size güvenmiş oluyorum. Bakın ne kadar güzel bir şey. Çünkü ben bunu başkasına vermedim, size verdim. Eğer bu kadar insan içinden sizi seçip size verdimse, bu benim size karşı güven duyduğumu gösteriyor. E verdim bunu, emanet olarak verdim, adı emanet zaten, senin olsun demedim. Ben bunu sizden geri alacağım demektir. Üçüncüsü, geri alacağım zamanın bir vakti var. O zaman geldiğinde ya ben geleceğim, ya siz gelip bana vereceksiniz. Dördüncüsü, bunu ben size nasıl verdimse, sizden de o şekilde isterim. Size verdim, siz camını kırdınız yahut bozdunuz. Emanet koruyamadınız. Beşincisi, eğer koruyamadıysanız öde kardeşim. İşte bize verilen emanet de böyledir. Rabbimiz bize bu emaneti böyle verdi. Rabbimiz bunca hatamıza rağmen bize güveniyor. Bedeni bize emanet etti, kadınları, çocukları bize emanet etti, çevreyi bize emanet etti. Çünkü Rabbimiz El Mümin. Çünkü o güvenen ve güvenmek isteyen. E ben de mümin olmalıyım buna karşılık….Rabbimizin bize karşı olan o güveni bizim boşa çıkarmamamız, nankörlük etmememiz gerekir.

İnsan vereceği ahiret hesabını düşünmelidir. Bizim kitaplarımızda menkıbeler anlatılır ya hani, Bir adam oturuyor işte bir yerlerde oturup, bohçasını açarak bir yemek yiyor. Sonra kalkıp dört yahut altı saat yol yürüyor. Açıyor bohçasını, bohça içinde iki üç tane karınca var. “Ya ben bunları yuvasından ettim” diyor ve geri dönüyor bu dört yahut altı saatlik yolu. “O karıncalar nereden benim bohçama bulaşmıştır.” diye düşünerek, karıncaları oraya bırakıyor. Bakın bu medeniyettir.

– Hocam aslında son bölümde biraz daha emanet bilincine değindiniz ama, ben çok kısa önceki taharet kavramına da bir dönmek istiyorum. Bir çok kavram saydınız ama tahareti çok daha farklı bir metodoloji ile nazarlara verdiniz. Biz kavramları daraltıyoruz ya, taharet deyince ne anlamalıyız hocam?

Bu memlekette “Kadınlar size Allah’ın emanetidir.” sözünü tartıştık bir dönem. Kadınları bir eşyaya, mala indirgeyerek anladık bu sözü. Fakat önce bu kavramların bizim dünyamızda, Kur’an’ın inşa ettiği gibi inşa etmek lazım.

Her türlü kirliliğin izale edilmesinin anlamıdır taharet. Banyolara sıkıştırmak yerine tam anlamıyla bu kavramı hayatımıza almalıyız. Biz bu programda taharet kavramını her kirliliğin çözümü için kullandık. Tahir kılınabilmek için taharet kavramına ihtiyaç vardır. Çevre ahlakında en önemli kavram emanet ise şunları unutmayacağız: Şahadet, merhamet ve taharet. Bu üçü üzerine bina etmeliyiz çevre bilincimizi.

– Hocam, yaşadığımız hayatta çevre kirliliği ile alakalı taharet üzerinden ciddi şeyler söylediniz aslında ama zihinlerimizde tam oturması için şunu sormak istiyorum. Kitab-ı Kerim’de ve Hadislerde taharet ile alakalı olarak hocam, ne tür mesajlar vardır?

Şimdi Cemil hocam bakın biz üç aylardayız değil mi? Biz kardeşlerimizden bir şey isteyelim. Bakın adım adım Miraç’a yürüyoruz. Bir ay önümüzde bir zaman var ki, bizi dinleyen tüm kardeşlerimiz Kur’an ile irtibatlarını farklı bir şekilde kuruyorlardır. Şimdi biz Kur’an okurken şöyle bir ödevimiz olsa, Kur’an’da “Çevre” diyerek bir şeyler okumaya başlasak, algılarımız bir sürü şey yakalayacak. Bakara, En-am, Duha, Şems, Neml, Ankebut, Nahl, bunlar hep çevre ile ilgili sure isimleri. Kitabımız bir kainat kitabıdır. “Bakmazlar mı göğe? Bakmazlar mı dağlara, denizlere, yıldızlara?” bizim dikkatlerimizi çekiyor. Onlarca varlığın Rabbimize boyun eğdiğini, secde ettiğini söylüyor. Her şey kendi lisanıyla Rabbimizi zikreder diyor. Ama biz onların tesbihlerini bilemez, duyamayız.

Dolayısıyla Kur’an’da çevreyle alakalı binin üzerinde ayet görecektir kardeşlerimiz. Ben buna erinmedim, tek tek başından okudum, okuduklarımı da not aldım. Arkadaşlar da okusunlar, görecekler bunu.

Hadislerde Efendimiz (S.a.s.) miladi altıncı asırda bunu konuşuyor ve oradan çevreye ait bir şeyi konuşuyor. Düşünebiliyor musunuz, iki tane şehri doğal sit alanı ilan ediyor. “Atam İbrahim’in haremidir” deyip de Mekke’yi koruyor. On üç sene sonra Medine’nin sınırlarını çiziyor. Medine’yi harem bölge olarak belirliyor. Taşına, toprağına dokunulmazlık getirdi. Seriyelere gönderdiği sahabelere dahi “Ağaçlara dokunmayın, tarlalara zarar vermeyin.” diye uyarıyor. Bizim yağmurla konuşan bir peygamberimiz var… Devesiyle konuşan bir peygamberimiz var ya hu…

Batı çevre ahlakını, çevreyi mahvettikten sonra konuşmaya başladı.

– Yani gerçekten taşa, toprağa, suya ayet nazarıyla bakan islam medeniyetinin çocukları, bu medeniyetten nasıl mahrum kaldılar? Bu seviyeye nasıl ulaşırız.

Valla Cemil hocam, çevremiz çehremiz bizim. Çehremiz, yüzümüz. İçimizde ne varsa yüzümüzde de o olur. Bozulan şehirlerimiz değil de, bizleriz. Biz bozulunca şehirler bozuldu. Çünkü biz dört bağı korumak zorundayız. Allah c.c. bize emrediyor, koruyun diyor.

  1. İnsanın nefsiyle olan bağı
  2. İnsanın Rabbiyle olan bağı
  3. İnsanın diğer insanlarla olan bağı
  4. İnsanın kainatla, eşyayla ve çevreyle olan bağı

Eğer bu sonuncu bağın sahih olmasını istiyorsak, diğer üç bağın sağlam olması gerekir. İnsan nefsiyle kavgalıysa, Rabbine karşı sahih bir iman duyabilir mi? Aynı şekilde diğer insanlarla olan bağı da sahih olmalıdır. Bizim ne zaman bu bağlarımız koptu? Emevilerde koptu, şehirler gitti elimizden. Ne zaman bu bağları Rabbimizin istediği gibi tesis edemedik, işte ortaya bu tarz şehirler çıktı. Halkı müslüman olan altmış tane ülke var. Üç bin şehirde müslümanlar yoğunluklu yaşıyorlar ama içlerinden birisi bile Medine değil. Müslümanların yoğunlukta yaşadığı ülkelerde şehirleşmeler müteahhitlik üzerine. Beton sevgisi hakim. “İnşaat Ya RasulAllah” der oldular. Hiç bir yerde İslam medeniyetini gösterecek bir yapı yok.

– Hocam, Avrupa özentisi değiliz ama Avrupa’da yatay bir mimari görüyoruz. Doğuda ise yapılar dikine gidiyor. Biz bu çevre bilincine nasıl erişeceğiz?

Bakın bu memleket bir cennet gibi. Dünyada cenneti yaşıyoruz resmen. Bu memleketteki imar sahalarını toplayın, hepsini konyaya sığdırıyorsunuz. Ama biz rant uğruna seksen beş milyonun yarısını beş şehire sığdırmışız. Ne mahremiyetimiz, ne muhabbetimiz kalmış. Bu kadar betonlara makum edip de sıkıştırdığınızda, bu insanlarda muhabbet ve mahremiyet oluşturamazsınız.

Allah Rasulü (S.a.s.) şehirleşme nasıl olacak onu gösteriyor ama ne yazık ki biz belli alanlara kendimizi sıkıştırıp, rant uğruna sermaye sahiplerini daha zengin etmek uğruna yaşıyoruz. İmar seferberliği yapılmalı bu ülkede. Kur’ani olarak yapılmalı bu. Bizim iki temel görevimiz var. Bizler halifeyiz.

Rabbimize Kulluk
Yeryüzünü İmar

Yeryüzünü imar nedir, Rabbimizin istediği gibi yeryüzünü imar etmektir. Eşya nerede olmalıysa, onu orada bırakmaktır. Çevre Hakk rızası adına tanzim edilmelidir.

Hz. Ömer döneminde Kufe ve Basra kuruldu. Cami nasıl olacak, evler nasıl olacak, caddelerin ölçüleri nasıl olacak, mahremiyet nasıl sağlanacak, hepsi hesaplandı.

Zaten İslamda bir hedef varsa, usülünü de ortaya koyar. Sünnetin en temel özelliği budur.

Bir dahaki seçimi kaybetme pahasına çevreye zarar vermemeliyim… İnsanlar ambalaja çabuk aldanır ama ondan sonrası umurunda olmaz. Oysa ben imanlı ve inançlı bir siyasetçi isem, dikkat etmeliyim. Seçimi kaybetmeli ama ahireti kaybetmemeliyim.

Çevre bilincimizi çocuklarımıza, Kur’an’dan bir ayet öğretir gibi öğretmeliyiz.

Bizim evimizde yengeniz çok duyarlı, neredeyse sıfır atıktır. Asla çöpler tek yere atılmaz. Kağıtlar ayrı, cam ayrı, plastik ayrı atılır, Asla yağlar musluğa dökülmez. Meyve kabukları biriktirilir, bir ağacın altına atılır. Biz beş kişiyiz, beşimiz de uygulamaya çalışıyoruz.

Sad nehrin kenarında abdest alırken suyu biraz fazla kullanıyor diye Peygamberimiz (S.a.s.) israf etmemesi için onu uyarıyor. Akan su, nehir bu.. Şırıl şırıl akan suyla abdest alınır mı?

– Hocam, Biraz hızlı yaşıyoruz değil mi hocam?

Bizi hızlı yaşatıyorlar ki, bazı şeylerin farkına varmayalım. Ramazanın son on günü muhakkak bir duralım. Durdukça bazı şeylerin farkına varacağız. Şu anda farkında değiliz bir çok şeyin. Geçen giden bir çok şeyin farkında değiliz. Zaten bizi yarış atları gibi koşturan bu sistem, farkına varmayalım diye koşturuyor. Değer yargılarını şartlar ve zemin oluşturmamalı.

– Hocam, çok teşekkür ediyoruz. Başkasına ait tarlalarda kendiliğinden yetişen otları toplayarak yemek yapıyoruz, bu helal midir?

Eğer sahibi bunu yasaklayıcı her hangi bir şey söylemiyorsa, alınabilir. Ama şahıs özel mülkiyetinin korumaya aldıysa, alınmaz.

Geri dönüşüm olan madde ve malzemeleri çöpe atmak israf mıdır?

Evet bunu söyledik. Bizim konuda hassas olmamız lazım. Bu bilinç oluşturulmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.

– Çevre ve tabiata duyarlılık meselesinde İslam inancına mensup olmayanların daha bilinçli ve duyarlı olduğunu görüyoruz, ne dersiniz hocam?

Kendi memleketlerindeki düzen anlamında evet, fakat Afrika’de yerin altını üstüne getiriyorlar. Sanayicilik anlamında da havayı mahvettiler. Onların ihmal ettiği bir sürü şeyler var, biz onlara örnek olmalıyız. Vakıflarımız, derneklerimiz, cemaatlerimiz bu işlere öncülük yapabilirler. Kendi kullandıkları eşyalarla örnek olabilir, plastik atıkları konusunda daha öncü olabilirler. Çöpleri ayrıştırma ile birlikte büyük bir külfeti ortadan kaldırmış oluruz. Önce kendimiz yapmak adına bir temsiliyetimiz olmalı.

– İslam hukukunda hayvanlar hangi şartlarda avlanabilir. Hayvanların şekil ve cinsiyetlerini, nesilleri devam etsin diye müdahale etmek doğru olur mu?

Avlanmanın ciddi şartları vardır İslamda. Bir neslin ortadan tamamen kalkması söz konusu ise, avlanan insan da, toplumda mesul kılınır. Eğer bir yerde yaratılış ve fıtrata müdahale varsa, İslamın buna izni yoktur. Rabbimizin bize verdiği üzerinden hayat devam ettirilmelidir.

– Hocam küresel ısınma ve küresel soğuma derken en sonunda iklim değişikliği dediler. İnsanı korkutup bir şeyler dayatmak istiyorlar bize… Sizce bu meselelere nasıl bakılmalı.

Var böyle bir şey. Rum suresi 41. ayeti yaşıyoruz şu an. Çevreyi fesada uğrattık, ifsad ettik. Bu işi ortaya çıkaranlar, asıl sorumlu olanlar, işte bunları söyleyenlerdir. Katil cenazeye katılıp rol yapar ya, işte bu işi yapanlar da şimdi görevli gibi buna soyunarak bir şeyler söylüyorlar. Bu beni ilgilendirmez. Ben kendim elimden geldiğince yapmam gerekenleri yaparım. Cihaddır bu. Onların dayatmasına karşı olması gereken tavır budur. Bireysel olarak küresel bir mücadele başlatmak.

Üç aylar bir yenilenme, tamamlanma, belli noksanları tamamlama adına bir fırsat, imkan. Sadece ibadetlerimizi yapalım, oruçlarımızı tutalım. Ama bu da bizim için önemli. Halen suyun israfı ve enerjinin tasarrufu, çöp meselesinde zaafiyet yaşayan arkadaşlarımız varsa, işte fırsat. Böyle bir program onlara bir fırsattık. Bu emanete sahip çıkmalıyız.

Kardeşlerimiz evlerinden başlayarak böyle bir sorumluluğu halka halka yaydılar. Sohbetlerimizde hanım kardeşlerimiz özellikle bu işe sohbet konusu yapmalı. Birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye eder gibi bunu yapmalıyız. Sorumluluktur bu. Bu rahmet mevsiminin en güzel fırsatlarından bu olsun.

Bastığımız toprak, üzerinde bir müminin olduğunun farkında olsun.

Mümin hayatı parçalamaz, camiye sıkıştırmaz.

Mümince yaşayalım. İnşaallah bu duyarlılık ellerimizden geldiğince yerine getirilmelidir.

(178)