Lafzen ve Manen Rivayet

Lafzen ve Manen Rivayet

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sözlerinin, onun ağzından çıktığı şekliyle muhâfaza edilip edilmediği, sonraki nesle lafzıyla mı yoksa manasıyla mı nakledildiği hususu hadis usûle ait bir mesele olarak ele alınmıştır.

Hadislerin lafızla veya mana ile rivayeti meselesi, fiili sünnet’i ilgilendirmemektedir. Bilindiği gibi fiili sünnetlerde ifade, Hz. Peygamber’e ait değildir. Hadiseyi aktaran şahıs ya da şahıslar, olayı kendi ifadelerine göre anlatıp nakletmişlerdir.

Konuyu etraflıca incelemeye geçmeden önce sahabe ve tabiîn tabakasındaki raviler tarafından hadis rivayetinde gösterilen ince gayreti ve hadisin tesebbütünde ortaya koydukları titizliği anlamaya çalışacağız.

Ashabın Hadis Rivayetinde Gösterdiği Titizlik

Hadis rivayetine ve dolayısıyla hadis ilimlerinin gelişmesine tesir eden gerçek etken tebliğ görevidir. Düşünülebilir ki, bu görev, bütün sahabîleri sürekli hadis rivayetine sevk etmiştir. Herkes her fırsatta hadis rivayet etmiştir. Netice olarak da Rasulullah (s.a.v.) ile birliktelikleri uzun süren ashabın büyükleri daha çok hadis rivayet etmişlerdir. Hatta bu konuda tebliğ faziletine kavuşabilmek için öyle kılı kırk yararcasına bir dikkate de gerek duymamışlardır.

Her ne kadar tebliğ ile ilgili tavsiye ve teşviklere baktığımızda böyle düşünmenin “tabiî” olduğu izlenimini edinsek de tarihi gerçekler hiç de böyle değildir. Bir kere tebliğ, her duyduğunu her vesile ile her önüne gelene söylemek değildir. Onun da kendine has kural ve kayıtları vardır. Özellikle tebliğ konusu Hz. Peygamber’e ait sözler, açıklamalar, hükümler ise, mesele daha da dikkat ve titizlik ister.

Tesebbüt

Tebliğ görevi ve fazileti kadar, ashabı kiramın öğrendiği bir gerçek de “bile bile Rasulullah’a isnad ederek yalan uydurmanın cehennemdeki yerine hazır olmak” anlamına geldiğiydi. Hem tebliğ teşviki hem de tebliğe getirilen bu sınırlama ve aksi davranışa yöneltilen bu ciddi tehdid ashabda “tesebbüt” diye isimlendirilen davranışın prensipleşmesini sağlamıştır. Tesebbüt, “ihtiyatlı davranıp kesin kanaat edinmedikçe hadisi nakletmeye kalkışmamak” demektir.

Gerçekten de ashab, öğrenme ve öğretme hırslarına rağmen, yanılma ihtimali ve hadisteki yanılmanın tehlikesinin de büyük olacağı düşüncesiyle fazla hadis rivayet etmeyi hoş görmemişlerdir.

Buharî’ nin rivayetine göre Abdullah b. Zübeyir (r.a.) bir gün babası Zübeyir b. Avvam’a:
– Başkaları gibi senin de Rasulullah’dan birşey rivayet ettiğini görmüyorum. Acaba neden? diye sorar.

Babası:
– Bilesin ki, ben Rasulullah’dan hemen hiç ayrılmadım, hep onunla beraber bulundum. Lakin “kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” buyurduğunu işittim ve ondan dolayı susmayı tercih ediyorum” cevabını verir.

Hatta Zübeyir b. Avam (r.a.) bu hadiste bile bile veya kasden demek olan müteammiden kelimesinin bulunmadığı, binaenaleyh uydurma sözün Rasulullah’a bile bile isnad edilmesi ile kasıtsız olarak isnad edilmesi arasında fark olmadığı görüşündedir.

Ashabın büyüklerinden birçoklarının rivayeti bu ve benzeri görüş ve sebeplere dayalı olarak gerçekten kendilerinden beklenenin çok altındadır.

Tesebbüt Örnekleri

Tesebbüt, yani, hadisin sübutu konusunda kesin kanaat edinme ve ondan sonra rivayet etme titizliği, Hulefa-i Raşidin’in müşterek devlet polikası haline getirilmiştir.

Örnek – 1 : Mesela Hz. Ebubekir genel olarak az hadis rivayet edilmesi tavsiyesinin yanında, icraatıyla da bu konuya dikkat çekmiştir. Bir keresinde bir kadın, torununun mirasından pay almak için kendisine müracaat etmişti. “Sana bir şey verileceğine dair Allah’ın kitabında bir ayet görmüyorum. Rasulullah’ın da buna dair bir şey buyurduklarını bilmiyorum.” cevabını verdikten sonra orada bulunanlara sordu. Muğire b. Şu’be ayağa kalkarak “Rasulullah (s.a.v.), nineye altıda bir hisse verdi” dedi. Bu defa Hz. Ebubekir; “Senden başka bunu bilen var mı?” diye sordu. Muhammed b. Mesleme (r.a.) kalkıp, kendisinin de böyle bildiğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir o kadına altıda bir pay verdi. Bu, onun tesebbüt ve taharriyi (araştırmayı) prensip edindiğini göstermektedir.

Örnek – 2 : Hz. Ömer de az hadis rivayet edilmesini tavsiye eder, çok hadis rivayet edenlere pek kızardı. Hele ona biri, daha önce bilmediği bir hadisi rivayet edince “Bu rivayetin Hz. Peygamber’den olduğuna şahidin var mı? Yoksa vay başına geleceklere!” diye çıkışırdı. O bu davranışı adet haline getirmişti. Birgün Ebu Muşa el-Eş’arî (r.a.) Hz. Ömer’i ziyarete gelmişti. Üç kez kapıyı çalıp selam verdi. İçeriden cevap çıkmayınca dönüp gitti. Emîru’l-mü’minin, onun arkasından adam gönderdi. İzin vermesinin geciktiği için kızıp gittiğini sanarak “Niçin dönüp gittin?” diye çıkıştı. Ebu Musa da “Rasulüllah’ın ‘biriniz üç kere selam verip izin isteyince cevap alamazsa dönsün’ buyurduğunu işittim” dedi. Hz. Ömer, “Ya bu dediğini delille isbat edersin, yahut da sana yapacağımı bilirim!” diye gürledi.
Ebu Musa, renkten renge girdi, şaşırdı. Bu haliyle ashab-ı kiramın yanına geldi. “Sana ne oldu” diye sordular. Durumu anlattı ve “İçinizde bu hadisi işitmiş olan kimse yok mu?” diye sordu. Hepsi de “İşittik” dediler ve içlerinden en genç olan sahabiyi yanına vererek halifeye gönderdiler. Halife Hz. Ömer, bu gelişme karşısında, davranışının maksadını şöyle açıkladı:
“Ben seni yalan söylüyor diye itham etmek istemedim. Lakin rastgele kimseler Rasulullah (s.a.v.)’e isnad ederek söz uydururlar diye korktum.”
Bu kadar titiz davranan Hz. Ömer’in hiç rivayeti yok sanılmamalıdır. Gerektiğinde o da öteki sahabiler gibi tam olarak bildiği hadisleri rivayet etmiş ve kendisinden bize 500 kadar hadis intikal etmiştir. Zira Hz. Ömer’in tebliğ görevini ihmal etmesi düşünülemezdi.

Örnek – 3 : Hz. Ali’nin de raviye yemin teklif ettiği, “… Gökten yere düşmek benim için Rasulullah’a yalan isnad etmekten daha hayırlıdır” dediği meşhurdur.
Ancak halifelerin bu davranışları istisnası olmayan davranışlar değildir. Şahit istenmeyen, yemin teklif edilmeyen olaylar da vardır. Bu da gösteriyor ki onlar bu konuda ihtiyata riayet edilmesi fikrini ve alışkanlığını yerleştirmek istiyorlardı. Yoksa hadis rivayetine mani olmak gibi bir düşünce ile böyle hareket ediyor değillerdi.
Tesebbüt prensibi ve uygulaması ashabın büyükleri tarafından da ferdi olarak icra edilmiştir. Bu sadece halifelere ait bir uygulama değildir. Konuya ait misal ve olaylar kitaplarımıza intikal etmiştir. Bunlardan özellik arzeden bazı misaller vermekte bu konudaki titizliğin anlaşılması bakımından fayda görmekteyiz.

Örnek – 4 : Abdullah b. Mesud’un (r.a.) hadis rivayet ederken damarları şişer, terler, gözleri yaşarır ve titrerdi. Rivayeti bitirdiği zaman da “Rasulullah böyle veya buna yakın ya da buna benzer bir lafızda buyurdu” ihtiyat cümlelerini ilave etmeyi ihmal etmezdi. Bu ihtiyatı birçok sahabide görmekteyiz.

Günler, hatta aylar geçtiği halde hiç hadis rivayet etmeyen sahabilerin mevcudiyetini yine sahabilerin şehadetlerinden öğrenmekteyiz.

Bu sözlerimiz, hiçbir zaman, çok hadis rivayet etmiş olan sahabilerin “Kim bana isnad ederek bile bile yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisene aldırış etmedikleri anlamına asla gelmez. Onlar bu hadisi bile bile rivayetlerini hatasız olarak ve gönül huzuruyla sürdürme gayreti içinde olmuşlardır. Bu biraz da insanın yaratılışıyla ilgili bir meseledir. Nitekim halife Hz. Ömer, en çok hadis rivayet etmiş olan Ebu Hüreyre’yi çağırıp “Biz fülanın evinde bulunduğumuz sırada sen de var mıydın?” diye sormuştur. Cevap “Evet” olunca, bu defa “Peki, bu soruyu sana niçin sordum biliyor musun?” demiştir. Ebu Hüreyre (r.a.) de “Evet, biliyorum. O gün Rasulullah (s.a.v.), ‘Bana bile bile yalan isnad eden cehennemdeki yerine hazırlansın’ buyurmuştu” deyince Hz. Ömer: “Öyleyse git (istediğin kadar) hadis rivayet et!” demiştir.

Ashab-ı kiram, umumiyetle, aynı dikkat ve titizliğe sahip olmakla beraber birbirlerinin de rivayetlerini kontrol etmişlerdir. hatta bazen bu kontrol, haberi ilk kez verdiği bilinen üçüncü kişiye, ya da o meseleyi en iyi bilmesi muhtemel olana sorup tahkik etmek şeklinde olmuştur. Her iki halin misalleri pek çoktur. Kendisine sorulan veya arz edilen rivayetler hakkında Hz. Aişe’nin yaptığı düzeltmeler, Bedrettin ez-Zerkeşî (794/1391) tarafından el-İcâbe adlı bir kitapta toplanmış bulunmaktadır.
Ashabın Değişik Sayıda Hadis Rivayet Etmesinin Sebepleri

Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz titizlik, dikkat ve ihtiyatın yanında, ashab-ı kiram’ın değişik sayıda hadis rivayet etmesinde tesiri görülen önemli bazı sebepler daha bulunmaktadır. Hatta bu sebepleri bilmeden meseleyi doğru olarak kavramak mümkün değildir. Bu sebepler şöylece sıralanabilir.

1. İslam’a Girme Zamanı: Her şeyden önce bilinen tarihi bir gerçektir ki, ashabın hepsi aynı anda Müslüman olmuş değillerdir. Farklı zamanlarda Müslüman olanların, nakledeceği bilgilerin farklı olması pek tabiîdir.

2. Rasulüllah İle Birliktelik: Hz. Peygamber’i bir veya iki kere görüp memleketine dönen bedevî Müslümanlar olduğu gibi ondan hemen hiç ayrılmayanlar da vardı. Hz. Peygamber’le beraber olma imkanı ile orantılı olarak sünnet kültürüne vakıf olunacağı açıktır.

3. Çalışanlar-Talebe Olanlar: Keza eshabın birçokları iş-güç sahibi kişiler olup işlerinde çalışıyorlardı. Kimleri de karın tokluğuna Hz. Peygamber’in meclisinde bulunuyorlardı. En çok rivayet etmiş olan Ebu Hüreyre (r.a.) bu ikinci gruptandı.

4. Yazanlar-Ezberleyenler: Bazı hadisleri yazıyor, birçokları da yazmıyorlardı.

5. Duaya Mazhar Olanlar: Bazıları hakkında Hz. Peygamber dua etmiş, onları ilim-irfan sahibi kılmasını Allah’dan dilemişti. Yine bilinen kesin bir gerçek var ki, Hz. Peygamber’in duası Allah katında makbuldür.

6. Saadet Asrında Yaşama Süresi: Ashab-ı kiramın bir kısmı Hz. Peygamber hayatta iken, bazıları onun vefatından hemen sonraki yıllarda vefat etmişlerdir. Bazıları da uzun süre yaşamışlardır. Hayatta kalma süreleri daha uzun olan genç sahabiler, yaşadıkları sürece, ihtiyaca bağlı olarak tabiî ki daha çok hadis nakletme durumunda kalmışlardır.

7. İlim Merkezinde İkâmet: Hz. Peygamber’den sonra sahabiler muhtelif yörelere dağılmışlardır. Bazıları da Mekke-Medine gibi İslam merkezlerinde kalmışlardır. Bu merkezlere gelip-gidenlerin fazla olması, orada bulunan sahabilerin daha çok hadis rivayet etmelerine vesile olmuştur. Bunun en açık misali Ebu Hüreyre ve Abdullah b. Amr b. As’dır. Şöyle ki; Ebu Hüreyre bir sözünde, Abdullah’dan başka kimsenin kendinden daha fazla hadis bilmediğini söyler, sebebi de “o yazardı, ben yazmazdım” diye açıklar. Buna rağmen Ebu Hüreyre, her sahabinin rivayetlerini konularına göre fıkhî bir tertibe koyan ve böylece bir hadisin değişik yerlerde tekrarına imkan sağlayan karma bir sistemle kitabını telif etmiş olan Baki b. Mahled’in (276/889) müsnedine göre 5374 hadis rivayet etmiş, Abdullah’ın rivayeti ise, 1000’e bile ulaşmamıştır. Bunun sebebini Nevevî, ilimde çevre faktörüne işaretle şöyle dile getirir:
“Abdullah’dan gelen rivayet azdır. Çünkü o, (Mısır fatihi olan babasıyla birlikte) Mısır’da yaşamıştır. Ebu Hüreyre ise Medine gibi zamanın en hareketli İslam merkezlerinde bulunmuştur. Medineye gelip-gidenler Ebu Hüreyre’den pek çok hadis rivayet etmişlerdir.”

8. İlme Yatkınlık: Herkesin ilim öğrenmek, nakletmek ve öğretmekte fıtrî kabiliyetleri aynı değildir. Bu yetenek farklılığı da rivayet sayısına müessir olmuştur.

9. İhtiyaç Duyulduğunda Hadis Rivayeti: Sahabeden bazıları da bildiklerini ihtiyaç halinde söyler, bunun dışında susmayı tercih ederlerdi. Hatta bazıları da bir soru sorulduğu zaman, suale sebep olan hadisenin gerçekten vaki olup-olmadığını araştırırlar, olay olmuşsa hükmünü açıklarlar, değilse farazî (varsayılan) meseleler hakkında konuşmazlardı.

10. Her Rivayetin Ortaya Çıkmaması: Ayrıca her sahabinin rivayet ettiği her hadisin, güvenilir yollardan sahih hadis kitapları müelliflerine kadar ulaşmış olduğu da mutlak olarak iddia edilemez.
Çok Rivayeti Olana Uydurmuş Denilebilir mi?
Bütün bu tabiî sebepleri görmezden gelerek, ashabın büyüklerinin daha fazla hadis rivayet etmiş olmaları gerektiği varsayımından hareketle, genç sahabilerin çok hadis rivayet etmiş olmalarını şüphe ve tereddütle karşılamak doğru değildir. Hele hele daha da ileri gidip çok hadis rivayet etmiş olmaları uydurma rivayetlerde bulunmakla itham etmeye kalkışmanın cehalet ya da sünnet düşmanlığından başka hiçbir anlamı olamaz.

Şu da unutulmamalıdır ki, ashabın sünnet bilgisi rivayet ettikleri hadis sayısıyla ölçülemez. Çok hadis bildiği şüphesiz olan birçok sahabî, yukarıda saymaya çalıştığımız şahsi kaygılar ve sebeplere bağlı olarak fazla hadis rivayet etmemişlerdir. Bazıları için bu sebeplere devlet yönetimiyle meşguliyet engelini eklememiz gerekmektedir. Mesela dört halife bunlardandır. Hz. Peygamber’in en yakın mesai arkadaşları ve ilk Müslümanlardan olmalarına rağmen onlar, gerek Hz. Peygamber zamanında, gerekse (ve bilhassa) ondan sonraki dönemde devlet işleriyle uğraşmaları sonucu, hadis rivayetine pek vakit bulamamışlardır. Binaenaleyh rivayet ettikleri hadis sayısı onların sünnet bilgilerini göstermez.

Sahabe neslinden gerek çok, gerek az hadis rivayet edenler, hepsi Peygamber ve sünnet anlayışları çerçevesinde derin bir sorumluluk duygusu, ilmi titizlik ve dini dikkat içinde olmuşlardır. O neslin anlayışı ve dini yaşayışı kavranmadan bugünün şartlarına göre onlar hakkında hüküm vermek doğru olmaz. İslam ümmeti tarafından udûl (adil kişiler) olarak kabul edilmiş olan bu nesli, ancak kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir. Bu noktada gösterilecek titizlik de bize ve konunun araştırıcılarına ait bir özellik olmalıdır.

Sonra, “falan zat neden çok öğrenmiş ve öğretmiş?” gibi bir tenkid, hiçbir zaman makul karşılanamaz. Hele hele çok bilmeyi, uydurma ve yalana delil kabul etmenin izahı hiç mi hiç mümkün değildir.

Ayrıca şu da bilinmelidir ki, hadis rivayetinde gösterilen dikkat ve titizlik sadece sahabeye ait değildir. Daha sonraki Müslüman nesillerde de pek titiz ve dikkatli davranan raviler çoktur. Biz konuyu dağıtmamak için sadece ashabdan misal vermekle yetindik.
İslamın siyasi tarihi içinde en mümtaz yer ve en büyük şerefe sahip olan ashabı kiram, İslam ilimlerinin anası kabul edilen hadis ilminin doğup gelişmesinde de en büyük hizmet payına sahiptir. Bu sebeple de “en hayırlı nesil” olarak İslam tarihindeki yerlerini almışlardır. (Allah hepsinden razı olsun…)

Sahabilerin hadis rivayeti konusunda gösterdikleri müstesna dikkat ve verdikleri üstün hizmet detaylı bir şekilde Prof. Dr. Nevzat Aşık’ın “Sahabe ve Hadis Rivayeti” adlı doktora tezinde incelenmiştir. Konu hakkında geniş bilgi almak isteyenler bu kitaba müracaat edebilirler.

A- Lafzen Rivayet

Gerek tebliğ görevinin değişiklik kabul etmeyen temel niteliği, gerek Hz. Peygamber’e söylemediği bir sözü isnad etmeme dikkati ve gerekse en üst seviyede ashabı kiramda gördüğümüz tesebbüt uygulaması ve hadis rivayetine karşı gösterilen titizlik, tabiî olarak, okuyucuyu hadis metinlerinde yer alan kelimelerin, Hz. Peygamber’in mübarek ağızlarından çıkan kelimelerin aynısı olduğu ya da öyle olması gerektiği sonucuna götürebilir. Açıkçası, bunca dikkat ve titizliğin bu neticeyi temin etmesi gerektiği düşünülebilir. Aslında, asıl amaç da gerçekten budur. Yani hadisleri lafzen ve Hz. Peygamber’in ağzından çıktığı gibi, kelimeleri değiştirmeden hatta yer değişikliğine bile gitmeden rivayet etmektir.

Lafzen (kelimesi kelimesine aynen) rivayet edilmiş hadisler az da olsa mevcuttur.
Lafzen hadis rivayetini benimseyenler kaynaklarda “hadisi kelimelerini değiştirmeden rivayet edenler” anlamında اصحاب الحروف diye isimlendirilmişlerdir. Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ebu Ümame, Kasım b. Muhammed b. Ebi Bekir, Muhammed b. Sirîn, Recâ b. Hayve, İmam Mâlik, Süfyan b. Uyeyne kaynaklarda lafzen rivayeti benimseyen isimler olarak kaydedilmektedir.

Hadislerin Lafzen Rivayetini Gerekli Görenlerin Gerekçeleri

1. “Kim bile bile bana isnad ederek yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisi sahabenin Hz. Peygamber’den işittikleri hadisleri naklederken azami oranda titiz davranmalarını sağlamıştır. Bu sebeple onlardan bir kısmı hadisleri lafızlarını değiştirmeden nakletmeye önem vermişlerdir.

2. “Sözümü işitip ezberleyen ve sonra da işittiği gibi rivayet eden kimsenin Allah yüzünü nurlandırsın” hadisinin de, ilim adamları tarafından, hadislerin aynı lafızlarla rivayet edilmesini ifade ettiği belirtilmektedir.

3. Hz. Peygamber Arapların en fasihidir. O kendisini Cevâmiu’l-kelim olarak ifade etmiştir. Bu tabir az sözle çok manalar ifade etme demektir. Efendimizin bu özelliğini gösteren birçok hadis örnek olarak gösterilebilir. Bu sebeple Hz. Peygamber’in kullandığı lafızları değiştirmenin isabetli olmayacağı endişesi vardır. Nitekim “Aranızda fıkıh bilgisi (hadis) taşıyan nice kimseler vardır ki onu kendilerinden daha iyi anlayan kimselere nakleder” hadisi de hadislerin ifade ettikleri mananın herkes tarafından aynı derecede anlaşılamayacağını belirtmektedir.

4. Ezan, Kâmet, Teşehhüd gibi kendisiyle ibadet yapılan metinleri Hz. Peygamber bizzat ilgili kişilere talim ettirip öğretmiş, gerek efendimiz hayattayken gerekse vefatından sonra bunlar onun öğrettiği şekilde değişmeden okunmaya devam etmektedir.

5. Hz. Peygamber’in uygulamasında lafzın önemli olduğuna işaret edilmektedir. Berâ b. Âzib anlatıyor: “Resûlullah bana: ‘Yatacağın zaman namaz abdesti gibi abdest al ve sonra sağ yanına yatarak şu duayı oku.’ buyurdu:
اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ وَفَوَّضْتَ أَمْرِي إِلَيْكَ وَأَلْجَأْتَ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَ رَهْبَةً إِلَيْكَ لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَى مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ

Ben bu duayı Resûlullah’ın huzurunda iyice ezberleyip tekrar etmek istedim de: وَبِرَسُولِكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ dedim. Efendimiz (s.a.v.): وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ diye düzeltti.”
Görüldüğü gibi, Efendimiz, “Resûl” değil de “Nebi” denmesi lâzım geldiğini hatırlatmıştır.

6. Mana ile rivayete izin verildiği takdirde her ravinin manayla rivayet etmesi durumunda son ravide hadisin önemli ölçüde değişeceği endişesi de bulunmaktadır.
Birkaç Örnek

Örnek – 1 : Bir gün Ubeyd İbn Umeyr, Abdullah İbn Ömer’in (r.a.) yanında şu hadisi rivayet eder:
مَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ الشَّاةِ الرَّابِضَةِ بَيْنَ الْغَنَمَيْنِ
“Münafığın durumu iki sürü arasında gidip gelen bir koyuna benzer.” Yani münafık, kâfirlerle mü’minler arasında gidip gelen ve birinde karar kılamadığı için iki tarafça da kabul görmeyen bir tiptir. Mü’minlerle düşüp kalktığı için kâfirler nazarında hor ve hakir görülür; bir mü’minin iç bütünlüğüne ulaşamadığı ve tam mânâsıyla iman edemediği için de mü’minlerin nazarında hor ve hakir olur.
İbn Ömer kızar ve: “Hayır, öyle demedi!” diye mukabelede bulunur. Ubeyd: “Ya nasıl dedi?” diye sorar ve İbn Ömer: “Ben Resûlullah’tan böyle duydum” diyerek, hadisi şu şekilde okur:
مَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ الشَّاةِ الْعَائِرَةِ بَيْنَ الْغَنَمَيْنِ
Aradaki fark, sadece اَلرَّابِضَةِ ile اَلْعَائِرَةِ farkıdır. Bu hâdise Müsned’deki başka bir rivayette ise şu şekilde kaydedilmiştir: Ubeyd b. Umeyr:
إِنَّ مَثَلَ الْمُنَافِقِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَالشَّاةِ بَيْنَ الرَّبِيضَيْنِ مِنَ الْغَنَمِ، إِنْ أَتَتْ هَؤُلاَءِ نَطَحَتْهَا، وَإِنْ أَتَتْ هَؤُلاَءِ نَطَحَتْهَا
“Münafığın durumu iki sürü arasındaki koyuna benzer ki, sürünün birine katıldığında onu boynuzlarlar, diğerine katıldığında yine boynuzlarlar.” diye rivayet eder.
Abdullah İbn Ömer: كَالشَّاةِ بَيْنَ الرَّبِيضَيْنِ yerine: كَالشَّاةِ بَيْنَ الْغَنَمَيْنِ olacağını söyler. Zira kendisi Efendimiz’den bu şekilde işitmiştir.

Örnek – 2 : Sahabenin gösterdiği bu hassasiyeti, aynıyla tâbiîn ve tebe-i tâbiîn de göstermiştir. Meselâ, meşhur Süfyan İbn Uyeyn’e şu hadisi rivayet eder:
نَهَى رَسُولُ اللّٰهِ * عَنِ الدُّبَّاءِ وَالْـمُزَفَّتِ أَنْ يُنْتَبَذَ فِيهِ
“Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem), kabaktan elde edilen ve ziftli kaplarda (koruk, üzüm, hurma usâresi gibi) şıra kurmaktan menetti.” Daha sonra bu hadis Süfyan’ın yanında: أَنْ يُنْبَذَ فِيهِ şeklinde rivayet edildi. Bunun üzerine Süfyan: “Ben Zührî’den öyle duymadım. O, bu hadisi şöyle rivayet ediyordu.” diye itiraz eder ve hadisi yukarıdaki şekliyle okur.
Aradaki fark, birinde fiilin sülâsî, diğerinde ise humâsî iftiâl babından olmasıdır ve mânâ olarak da önemsiz bir nüans söz konusudur.

Örnek – 3 : Beş yüz sahabiyle görüştüğü söylenen ve bir beldeye vardığında: “Beş yüz sahabi görmüş bir insan geliyor.” denen, tâbiînin büyüklerinden Abdurrahman İbn Ebî Leylâ: “Yüz yirmi sahabi tanıdım ki, -bir mescitte aynı anda yüz yirmisi de oturuyor olabilir- kendilerine bildikleri bir şey sorulduğunda hep birbirlerinin yüzlerine bakarlar; konuşurken, Resûlullah’ın sözlerine bir kelime karıştırırım korkusuyla başkasının cevap vermesini beklerlerdi.” demektedir. Kimse cevap vermeyince de nihayet bunlardan biri dişini sıkar ve Allah’a dayanarak, -İbn Mesud gibi-
أَوْ دُونَ ذَلِكَ، أَوْ فَوْقَ ذَلِكَ، أَوْ قَرِيباً مِنْ ذًَلِكَ، أَوْ شَبِيهاً بِذَلِكَ hatırlatmasıyla rivayette bulunurlardı.

B- Mânen Rivayet

Lafzen rivayet edilmiş olmak, mana ile rivayet edilmiş olan hadise karşı tercih sebebidir. Ancak gerek sahabe, gerekse sonraki nesilden ravilerin, çoğunlukla hadisleri manen rivayet etmiş oldukları da bir gerçektir. Aslında bu konuda bizzat Hz. Peygamber’in müsaadesi vardır. Hatib Bağdâdî’nin verdiği bilgiye göre, bir grup sahabi Rasulullah’a (s.a.v.) müracaat etmiş ve “Ya Rasulallah, bir hadis dinliyoruz, fakat daha sonra onu duyduğumuz gibi hatırlayıp nakletmeyi beceremiyoruz” diyerek arz-ı halde bulunmuşlardır. Hz. Peygamber:
قال قلنا لرسول الله صلى الله عليه وآله وسلم بأبينا أنت وأمنا يا رسول الله انا لنسمع الحديث فلا نقدر على تأديته كما سمعناه قال إذا لم تحلوا حراما ولا تحرموا حلالا فلا بأس
“Manayı bozmadığınız, haramı helal, helali haram kılmadığınız sürece hadisi mana olarak rivayet etmenizde bir sakınca yoktur” buyurmuştur.

Bu müsaade, hadis rivayetini lafzî olmak mecburiyetinden kurtarmış ve mananın bozulmaması kaydına bağlamış, böylece işi oldukça kolaylaştırmıştır. Bunun tabiî neticesi, hadis lafızlarında yapılacak değişikliğin mana bozulmadıkça Hz. Peygamber’e yalan isnad etmek anlamına gelmeyeceğidir. Ancak hadisi mana olarak rivayet etmenin de belli ve ciddi bazı şartları vardır. Bu şartlar, özellikle fıkıh usulü kitaplarında teker teker sayılmaktadır.

Manen Rivayetin Şartları

1. Hadisi ma’nen rivayet edecek kişi, lafızların anlamlarını bilen biri olmalıdır.

2. Değiştirilen lafzın müradifleri kullanılmış olmalıdır; “ku’ud” yerine “culus” kelimesini kullanmak gibi…

3. Ma’nen rivayet edilen haber, lafzıyla ibadet olunan bir hadis olmamalı. Zira asıl maksadın lafızlar olduğu yerde mana ile rivayet caiz değildir. Ezan ile tahiyyat (teşehhüd) ün lafızları gibi. Bu lafızlar ile kulluk, dini gönderenin muradına dahildir.

4. Hadis, sıfat hadisleri gibi müteşabih olmamalı.

5. Cevamiu’l-kelim cinsinden olmamalı.

6. Lafızları değiştirilen haber açıklık ve kapalılık bakımından aynı seviyede olmalı.

7. Hadisin aslı ezberinde ise, ma’nen rivayeti caiz değildir.

8. Bazı alimler de merfu’ hadislerde ma’nen rivayeti caiz görmezler.
Hadisi mana ile rivayet edebilme imkanına rağmen sahabe ve öteki nesillerden ravilerin hadis rivayetinde gösterdikleri dikkat ve titizlik onların bu konuya verdikleri önemin hangi boyutlara vardığını gösterir. Bu husus, kanaatimizce, ayrıca dikkat ve taktire değer bir noktadır.
Birkaç Örnek

Örnek – 1 : Ebu Saîd el-Hudrî’nin şu açıklaması, sahabenin hadisleri genellikle manen rivayet ettiklerine örnektir. “Hz. Peygamber’den on kişi hadis işitirdik. Öğrendiklerimizi aynı lafızlarla nakleden ancak bir-iki kişi çıkardı. Fakat hepimiz tekrarladığımızda manada hiçbir fark olmadığını görürdük.”

Örnek – 2 : Tabiînden olan Hasan Basrî’ye biri “Bugün bize bir hadis rivayet ediyorsun, ertesi gün aynı hadisi farklı lafızlarla naklediyorsun” deyince, Hasan Basrî şöyle cevap vermiştir; “Manada isabet etmişsem bunda bir sakınca yoktur”.

Muhtelif sebeplerle sened ve bilhassa metindeki lafız farklılıklarını tesbit açısından Müslim’in Sahihi’nin hadis külliyatı içerisinde çok mümtaz bir yeri vardır. Aynı hadisin muhtelif rivayetlerini bir yere toplamak suretiyle Müslim, bu konuda ilim alemine büyük bir hizmette bulunmuştur.
Hadislerin manen rivayetini mümkün olması, netice itibariyle hadislerin başka dillere tercüme edilmesinin -manayı bozmamak kaydıyla- caiz olduğunu gösterir. Zaten bu da daima yapıla gelmiştir. Ancak yine işaret etmekte yarar vardır ki, mana ile rivayet ruhsatına rağmen ilk nesiller, hadise karşı nasıl dikkatli ve titiz davranmışlarsa, tercümelerde de aynı dikkat ve itinayı göstermek gerekir.
Bir başka önemli nokta da hadisleri mana ile rivayet edebilme imkanı, ilk devirlere, yani hadislerin bugün elimizde mevcut hadis kitaplarında toplanmasından önceki şifahi rivayetin yaygın olduğu dönemlere aittir. Bugün artık kimse, manen hadis rivayetine kalkışamaz. Kitaplara geçmiş lafızları kullanmak zorunluluğu vardır. Ancak meal olarak bir hadisi anlatmak mümkündür. Hadisin metni verilmek istendi mi, mutlaka kitaplarda kayıtlı olan lafızlardan birini seçmek gereklidir.
Geniş bilgi için bk. Tâhir el-Cezâirî, Tevcîhü’n-Nazar ilâ Usûli’l-Eser, II, 671-703

Ali Yardım, Hadis I, 126
Bu çalışmada çoğunlukla İ.L.Çakan’ın Ana Hatlarıyla Hadis adlı eserinden istifade edilmiştir.
Buhari, İlim, 38
Bk. Zehebi, Tezkire, I, 2
Buharî, İsti’zan, 13; Ebu davud, Edeb, 128
İbn Hacer, İsabe, IV, 209
el-İcâbe li iradî mestedrekethü Aişetu ale’s-sahâbe, thk. Saîd el-Efgânî, Beyrut, 1970
Bk. Zehebî, Siyer, XIII, 291; A. Naim, Tecrid Tercümesi (Mukaddime), I, 131
İzmir 1981
Hatîb, el-Kifâye, 205-208, 213, 220, 223
Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 116; Buharî, İlim, 38
Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 116; Tirmizî, İlim, 7, Ebu Davud, İlim, 10
Bk. Buharî, Cihad, 122
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ حَدَّثَنَا اللَّيْثُ عَنْ عُقَيْلٍ عَنْ ابْنِ شِهَابٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ بُعِثْتُ بِجَوَامِعِ الْكَلِمِ وَنُصِرْتُ بِالرُّعْبِ فَبَيْنَا أَنَا نَائِمٌ أُتِيتُ بِمَفَاتِيحِ خَزَائِنِ الْأَرْضِ فَوُضِعَتْ فِي يَدِي
Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 116; Tirmizî, İlim, 7, Ebu Davud, İlim, 10; İbn Mâce, Menâsik, 76
حَدَّثَنَا مَحْمُودُ بْنُ غَيْلَانَ حَدَّثَنَا أَبُو دَاوُدَ أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ أَخْبَرَنَا عُمَرُ بْنُ سُلَيْمَانَ مِنْ وَلَدِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ قَال سَمِعْتُ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ أَبَانَ بْنِ عُثْمَانَ يُحَدِّثُ عَنْ أَبِيهِ قَالَ خَرَجَ زَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ مِنْ عِنْدِ مَرْوَانَ نِصْفَ النَّهَارِ قُلْنَا مَا بَعَثَ إِلَيْهِ فِي هَذِهِ السَّاعَةِ إِلَّا لِشَيْءٍ سَأَلَهُ عَنْهُ فَسَأَلْنَاهُ فَقَالَ نَعَمْ سَأَلَنَا عَنْ أَشْيَاءَ سَمِعْنَاهَا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ نَضَّرَ اللَّهُ امْرَأً سَمِعَ مِنَّا حَدِيثًا فَحَفِظَهُ حَتَّى يُبَلِّغَهُ غَيْرَهُ فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ لَيْسَ بِفَقِيهٍ
Buhârî, Deavât, 6
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/88
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/68
Hatîb, el-Kifâye, s. 177
İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübrâ, VI 110
İbn Mâce, Mukaddime 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned,I, 452
Bk. Hatib, Kifaye, s. 199-200; Kasimî, Kavâid, s. 221-225
Bu şartların belli başlıcaları için bk. Çakan, Hadis Usulü, 67-68
İ.L.Çakan, Hadis Usûlü, 58
Hatîb, el-Kifâye, 230-240
a.g.e., 242-243
Nevevî, Takrîb, 4; Suyutî, Tedrîb, I, 95

(4902)