Peygamberlik ve Mucize

Mucize

“Kutsal” kavramını hayatın dışına itmeye azmetmiş olan Modernistler’in, “rasyonel aklı” kutsamak suretiyle merkeze yer¬leştirmesi başlı başına bir garabet…Bu gara¬betin doğal bir uzantısı da –hadislerin sıhhati ve bağlayıcı¬lığı konusunda or¬taya atılan şüphelerle de bağ¬lantılı olarak– Hz. Peygamber (s.a.v)’in mucizelerinin in¬kârı.

Bu yaklaşımı, diğer konularda yaptıkları gibi Kur’an’dan refere etmeye çabalamaları da alışık olduğu¬muz bir tavır.

Önce başvurdukları ayetlerden bazılarını görelim:

1. “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, yapabilir¬sen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getire¬sin. Allah dileseydi onları el¬bette hidayet üzerinde topla¬yıp birleştirirdi. O halde sakın cahiller¬den olma.”

2. “Hayır” dediler, “(bunlar) saçma sapan rüyalar¬dır. Bilakis onu kendisi uydurmuştur. Belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilerin benzeri bir ayet (mucize) getirsin.” Bunlardan önce helak ettiğimiz hiçbir belde (halkı) iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman ede¬cek?”

3. “Kâfirler diyorlar ki: “O’na Rabb’inden bir mucize indiril¬seydi ya!” Halbuki sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir reh¬beri vardır.”

4. “Bizi ayetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, ön¬cekilerin bu ayetleri yalanlamış olmasıdır.”

5. “(Ey Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye nere¬deyse ken¬dini mahvedeceksin. Biz dilesek onların üzerine gökten bir mucize indiririz de ona boyunları eğilip kalır.”

6. “Fakat onlara tarafımızdan o hak (peygamber) ge¬lince, “Musa’ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?” dedi¬ler.”

7. “Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazar¬dın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyar¬lardı. “O’na Rabb’in¬den başka mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Mucize¬ler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Kendilerine okun¬makta olan apaçık Kitab’ı sana indirmemiz onlara yet¬medi mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret var¬dır.”

Modernistler, bu ayetlere ve benzerlerine dayana¬rak, Hz. Peygamber (s.a.v)’e mucize verilmediğini, O’nun tek mucizesi¬nin Kur’an olduğunu iddia etmektedir. Hatta bir kısmı daha da ileriye giderek şöyle demektedir: İnsanlığın takip ettiği “tekâ¬mül” seyri Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde artık zirve nokta¬sına ulaşmıştır. Dola¬yısıyla bu noktada insanlığa mucizeler va¬sıtasıyla hitap etmek gereksiz, anlamsız ve yararsızdır. Mucize ancak tekâmülünü tamamlamamış (geri/ilkel) insanlar üze¬rinde et¬kili olabilir…
Biyolojik anlamdaki “evrim” düşüncesinden ilham aldı¬ğında kuşku bulunmayan bu “sosyolojik evrim” anla¬yışının “gülünçlüğü” belki başka bir yazının konusu ola¬rak işlenebilir. Dolayısıyla burada işin bu boyutu üze¬rinde durmayacağım.

Şimdi bu ayetlerin konuya delaletleri üzerinde kı¬saca du¬ralım:

İlk ayet (6/el-En’âm, 35), Hz. Peygamber (s.a.v)’in, her istediği zaman mucize gösterme kudretine sahip ol¬madığını, an¬cak Allah Teala dilediği zaman mucize gös-terebileceğini anlatmaktadır. Zaten İslam alimleri de ge¬rek Hz. Peygamber (s.a.v)’in, gerekse diğer peygamber¬lerin mucizeleri üzerinde du¬rurken bu noktayı vurgula¬mış ve onların, ancak Allah Teala dilediği zaman mucize izhar edebileceklerini belirtmiştir.
İkinci ayette (21/el-Enbiyâ, 5-6) Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışında bir mucize verilip verilmediğine ilişkin her¬hangi bir beyan mevcut değildir. Burada vur¬gulanan, inkârcı¬ların, kendilerine mucize gösterilse bile yine inanmayacakları gerçeğidir. Kaldı ki bu ayetlerde an¬latılan inkârcıların, Hz. Pey¬gamber (s.a.v)’in en büyük mucizesi olan Kur’an’a karşı bile aynı tavırda oldukları unutulmamalıdır.

Üçüncü ayette (13/er-Ra’d, 7) inkârcıların mucize beklen¬tisinde olduğu dile getirildikten sonra Hz. Pey¬gamber (s.a.v)’in ancak bir “uyarıcı” olduğu vurgulan¬maktadır. Eğer bu vurgu Hz. Pey¬gamber (s.a.v)’e mucize verilmedi¬ğini anlatıyor olsaydı, tıpkı Hz. Peygamber (s.a.v) gibi bi¬rer “uyarıcı” olan diğer peygam¬berlere de mu¬cize verilme¬diği sonucunu çıkarmamız yanlış ol¬mazdı. Oysa inkârcı¬ların mucize beklentisi ile Hz. Peygamber (s.a.v)’in “muci¬zesiz” bir uyarıcı olması arasında bir la¬zım-melzum ilişkisi yoktur. Üstelik bu ayetten hareketle Hz. Pey¬gam¬ber (s.a.v)’e mucize verilmediğini söyleyenle¬rin, mucize¬nin, mutlak surette inkârcıların istediği yer, zaman ve şe¬kilde ger-çekleşmesi gerektiği gibi bir kabul¬den hareket ettikleri görül¬mektedir ki, böyle bir mucize anlayışı doğru değildir.

Dördüncü ayet (17/el-İsrâ, 59) –yukarıda de geç¬tiği gibi– Hz. Peygamber (s.a.v)’e hiçbir surette mucize ve¬ril¬medi¬ğini anlatıyor olsaydı, bunun içine Hz. Peygam¬ber ‘(s.a.v)’in en büyük mucizesi olan Kur’an da girerdi. Nite¬kim Kur’an pek çok ayetinde (mesela 17/el-İsrâ, 88) in¬kârcılara, kendisinin bir benze¬rini getirmelerini söyleye¬rek meydan okumaktadır. Öte yandan burada söz ko¬nusu olan, inkârcıların istediği türden mucizelerdir. Kur’an, önceki kavimlerin de bu türlü taleplerde bulun¬duklarını, bu talepleri karşılanıp mucize gösterildiği halde yine inkârda ısrar etmeleri sebebiyle helak edil-diklerini haber vermekte ve böylece şöyle demiş olmak¬tadır: Eğer on¬lara da istedikleri mucizeler gösterilecek olursa, yine inanma¬yacakları için selefleri gibi onların da helak edilmeleri kaçınıl¬maz olur. Oysa Allah onlara bir süre tanımayı murad etmekte¬dir.
Beşinci ayet (26/eş-Şu’arâ, 3-4) mucize izharının Yüce Al¬lah’ın dilemesine bağlı olduğunu anlatması dola¬yısıyla –ilk ayet üzerinde dururken belirttiğim veçhile– bahse konu iddiaya dayanak teşkil etmekten uzaktır.

Altıncı ayet (28/el-Kasas, 48) inkârcıların, Hz. Pey¬gamber (s.a.v) ve Kur’an hakkında, Hz. Musa (a.s)’ya veri¬len türden mu¬cizeler ile Tevrat’ın bir kerede toptan indirilmesi gibi bek¬lenti içinde olduklarını anlatmakta ve esasen onlarla aynı tıy¬nette olan seleflerinin, Hz. Musa (a.s)’yı da kendisine verilen¬lere rağmen inkâr ettiğini be¬lirtmektedir. Yani burada da Hz. Peygamber (s.a.v)’e her¬hangi bir mucize verilme¬diği/verilmeyeceği anlatılıyor de-ğildir.

Yedinci ayet (29/el-Ankebût, 48-51) de öncekiler gibi Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışında mucize veril¬mediğini mut¬lak olarak ifade etmez.
Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışında mucize veril¬medi¬ğini söyleyenlerin ileri sürdüğü 29/el-Ankebût, 48-51. ayetlerinde, yukarıda söylenenlere temel oluşturan bir husus mevcuttur. Zira bu ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v)’e, “mucize¬lerin ancak Allah katında” olduğunu söylemesi emir buyurulmaktadır. Bunun anlamı, muci¬zenin ancak Allah Teala murad ettiğinde vuku bulabile¬ceğidir.

Gerek bu ayetlerden, gerekse bahse konu iddiaya daya¬nak olarak ileri sürülen diğer Kur’an beyanlarından hareketle Efendimiz (s.a.v)’e kevnî mucize verilmediğini söylemek doğru olsaydı, aynı şeyi pekala diğer peygam¬berler hakkında da ileri sürmek mümkün olurdu. Zira me¬sela 28/İbrahim, 10. ayette şöyle buyurulur: “Pey¬gamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Oysa O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi belirli bir vakte kadar yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor.” Onlar dediler ki: “Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeyler¬den döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin.”
İnkârcıların bu talepleri karşısında peygamberlerin ver¬diği cevap son derece ilginçtir:

“Peygamberleri onlara dediler ki: “(Evet) biz (de) sizin gibi bir insandan başka birşey değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfe¬der. Allah’ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkân yoktur.”

Keza 40/el-Mü’min suresinin, “Allah’ın izni olmak¬sızın hiçbir peygamber kendiliğinden mucize getiremez” me¬alindeki 78. ayeti, meselenin can alıcı noktasını ifade etmektedir.
Öte yandan 29/el-Ankebût, 48-51. ayetlerinde Hz. Pey¬gamber (s.a.v)’in okuma-yazma bilmediği halde, ken¬disine vahyedilen Kur’an ayetleri meyanında geçmiş ka¬vim-lerden ve peygamber¬lerden haberler vermesinin inan¬dırıcılık bakımından ye¬terli olması gerektiği vurgu¬lanarak, bu olağanüstü du¬rumdan etkilenmeyenlerin, di¬ğer (kevnî) mucizelerden de etkilenmeyecekleri zımnen belirtil¬miş olmaktadır.

Nitekim kevnî mucizelerin, inkârda inat ve ısrarla ayak direyenlere herhangi bir fayda sağlamayacağını –birçok benzeri gibi– haber veren şu ayet, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)’e Kur’an dışında mucize verildiğini de anlatması bakımından son derece dikkat çekicidir:

“Kı¬yamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize gö¬rürlerse hemen yüz çevirir ve “Eskiden beri devam edegelen bir büyü” derler.”

Esasen Hz. Peygamber (s.a.v)’in kevnî mucizesi bulun¬madığını söyleyenler, mucize konusunda kendi kur¬gularına uy¬gun bir olay aramakla temel bir hata yapmaktadır. Onlara göre bir olayın mucize sayılabilmesi için peygamber ile kavmi arasında bir tartışma olmalı, onlar ısmarlama bir mucize iste¬meli ve o da hemen onu izhar etmelidir.

Oysa bu kurgu, Kur’an’da kıssaları anlatılan ön¬ceki pey¬gamberlerin gösterdiği mucizelere de tam olarak oturmamakta¬dır. Söz gelimi Hz. İsa (a.s)’ın, Havariler’in talebi üzerine gök¬ten bir sofra indirilmesi duasında bu¬lunması ve bunun kabul edilmesi , Hz. Musa (a.s)’ın, kendisine inanan¬ların istifadesi için kayadan su fışkırt¬ması , asasıyla denizi yarıp yol yapması … gibi mu¬cizeler, inkârcıların mucize talebi netice¬sinde vuku bul¬muş değildir.

İşte Efendimiz (s.a.v)’in hadislerde anlatılan pek çok mu¬cizesi de böyledir. Kaldı ki ay yarılması, İsra olayı, melek or¬dularıyla desteklenmesi… gibi olaylar bizzat Kur’an tarafın-dan haber verilen mucizeler cümlesinden¬dir.

Mucize konusundaki bu yazının ardından e-posta adresime şöyle bir mesaj geldi: “İnsanlığın uzaya gittiği bir za¬manda yaşıyoruz ve siz mucize “rivayetleri” ile işti¬gal ediyorsu¬nuz. Kendinizi “rasyonel düşünme keyfin¬den” niçin mahrum ediyorsunuz?..”

Buraya aktardığımdan biraz daha uzun olan ifade¬ler içinde aklımda kalan bunlar oldu. Mesaj sahibi ile ki¬şisel po¬lemiğe girerek meseleyi “kapalı devre” işlemek istemediğim¬den, kendisine cevap yazmaktansa konuyu buraya taşımayı tercih ettim. Ancak dilerse yine de yazı¬şabiliriz.
Doğrusunu isterseniz mezkûr mesajın sahibi okuyucum, “ras¬yonel düşünme keyfi” ifadesini kullan¬makla rasyonalitenin temel mantı¬ğını yakalayıp yansıt¬tığı için kendisini kutlamak gerekti¬ğini düşünüyorum. Evet rasyonalitenin bütün gücü, in¬sanlara adı konulma¬mış bir “keyif” vermesinde yatıyor. Düşünün ki varlık, eşya, zaman, mekân… insanın ilgi alanına giren ne varsa hep¬sini siz tayin ediyor ve her şe¬yin hükmünü siz veri-yorsu¬nuz. Sizin “ak” dediğiniz ak, “kara” dediğiniz kara oluyor; siz “var” derseniz eşya var-dır, “yok” derseniz yoktur. Ne kadar “keyif verici” değil mi!

Kendisinde böyle bir güç ve yetki vehmeden akıl, aslında sahibini şeytana kölelikten başka bir yola sevk ediyor değildir. Üstelik bunu öyle küçük ayak oyunları ve öyle ucuz illüzyon¬larla yapıyor ki, kişioğlu, “keyif ve¬rici” uyuşturuculardan daha tehikeli olan bu “epistemik hedonizm” dalgasından ken¬disini bir an sıyırabildiğinde aklı kendi sınırları ve yetki alanı içine kolayca çekebili¬yor.

Söz gelimi “peygamberlerin mucize göstermesi ne¬den im¬kânsızdır da, modern insanın “zamanda yolculuk” fantezisi “takdire şayan”dır?” tarzındaki bir soruya, hak etmediği öl¬çüde “yüceltilmiş” olmanın verdiği keyifle sarhoş olmuş hoy¬rat akıl burun kıvırabilir, ama “haddini bilen” akıl için son de¬rece anlamlı bir sorudur bu.
Esasen tarih boyunca kendilerini, kenarında sar¬hoş na¬raları atarak dolandıkları ateş çukuruna düş¬mekten sakındır¬mak için çırpınan peygamberlerin, ikna için izhar ettiği mu-cizelere bile kendince “alay ederek” mukabelede bulunan ve “bü¬yüdür” diyerek sıvışan akıl, olsa olsa bir “akl-ı kasır” olur. Düşünmez ki büyünün de “aklî” bir açıklaması yoktur…
“Akl-ı baliğ” ise, gücünün ve yetkisinin sınırlarının far¬kında olmanın verdiği ağırbaşlılık ile davranmayı el¬den bırakmaz. Kur’an ve Sünnet’in, aklın ontolojik faaliye¬tini, Al¬lah’a götüren tefekkür ile sınırlı olarak zikre değer bulmuş olma¬sını yabana atmaz. Zira farkındadır ki bundan sonrası an¬cak teslimiyet, iman ve itmi’nan ile yü¬rünebilecek bir yoldur.
İşte Modernistler’in ayağının kaydığı nokta da tam bura¬sıdır. Din’e rasyonalite penceresinden bakma illeti¬nin ken¬dilerini götürdüğü biricik noktanın “dini belir¬leme” küstahlı¬ğına soyunma olduğunu bilirler de, “keşke Peygamber bundan başka bir Kur’an getirseydi” diye için için kıvranırlar.

Modern dünyaya açıklamakta güçlük çek¬tikleri “baş ağrısı” hadisleri –uydurma sayarak– “hal¬letmek” ko¬lay (!) da, iş Kur’an ayetle¬rine gelince “tarihsel¬lik” masa¬lına mı sığınsak, “hermenötik okuma”ya mı başvursak diyerek yalpalayıp dururlar.

Bu beyhude çırpınışlara en güzel karşılık yine Kur’an’dadır:

“Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman bize kavuş¬mayı beklemeyenler, “Ya bundan başka bir Kur’an ge¬tir veya bunu de¬ğiştir” derler. De ki: “Onu kendiliğim¬den değiştirmem benim için olacak bir şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabb¬’ime isyan edersem, elbette büyük günün azabından kor¬karım.” De ki: “Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım. Allah da onu size bildirmezdi…”

(1060)