Kurtuluş Ahirete Kesinkes İman Edebilmekte

Yüreklerimiz yanıyor, ümmet yanıyor, her taraf kan revan, her taraf fitne ve imtihan…

“Kıyamet kopsa elinizdeki fidanı dikmeye çalışın!”

Bir içtimai/toplumsal kıyamet var, bir de asıl kıyamet olan kevnî kıyamet var…

Ümmetin kıyametleri bugün başlamadı, yarın da bitmeyecek…

Gün gelecek Halep’in tarlarında çiçekler açacak…
Gün gelecek Musul’un bahçeleri güle doyacak…
Gün gelecek Bağdat o güzel yaz meltemine ulaşacak…
Gün gelecek Kudüs’ün semaları özgür ezanlara kavuşacak…

Gün gelecek değil sadece şu an ki İslam beldeleri, bütün bir âlem, dünya; Hz. Peygamber’in verdiği müjde ile “kıldan tüyden yapılmış her çadıra, kerpiçten kiremitten yapılmış her eve o iman cümlesi ya izzet ile ya zillet ile girecek!”

İnsan iki anda itidali elden kaçırır ve hamasetinin kurbanı olur. Çok acı duyduğu zamanlar ve çok sevindiği zamanlar…

Düşmanda bu iki zamanı kollar. Eğer siz acılarınızı ve sevinçlerinizi kendiniz yönetemezseniz, düşman o anlardaki zafiyetinizi kullanır ve sizi ya acılarınız üzerinden veyahut sevinçlerinizin üzerinden vurur.

9 Nisan 1948 gecesi Kudüs yakınlarındaki Deyr Yasin köyünde yapılan katliam ve bunun neticeleri…

Acılarımızı kendimiz yönetirsek, felaket dönemlerini saadet dönemlerine çevirebiliriz. Ama bunu başkalarına bırakırsak, acılarımızı derinleştirir, bir müddet sonrada sıradanlaştırır ve bu halden asla kurtulamayız.

Sevinçlerimizi kendimiz yönetirsek, saadet dönemlerini felaket dönemlerine çevirmeyiz. Ama bunu başkalarına bırakırsak, o sevinçler kursaklarımızda kalır, devamiyetini kaybeder ve ümmet olarak kendimize olan öz güvenimizi yitiririz.

Abdullah b. Revaha’nın (ra) Uhud’un arkasından okuduğu şiir:

Ciğerlerin susuzluktan yandığı o günde,
Unuttunuz mu vurduğumuz darbeleri Bedir’de,
Yakalamıştı ölüm sizi sabahın erken vakitlerinde.

O gün sabah vakti Ebû Cehil devrildi yere,
Halkalar çizdi akbabalar onun cesedinde,
Utbe ve oğlu da serildi aynı vadiye.

Şeybe’yi de keskin bir kılıç adeta biçti ikiye,
Göğsünün ortasına atıldı asil bir mızrak mahirce,
Böylece Ümeyye’de yıkıldı yere boylu boyunca.

Beni Rebia’nın önlerinde kalanlara soruyorlar,
Kaldı mı kılıçlarımızı aranızda tatmayanlar,
Kestiğimiz başlarla bugün köreldi kılıçlar.

Ey Hind! Hatırla o günleri ve ağla,
Dolsun gözlerin o büyük hüzünlerle yaşla!
Ey Hind! Başkasının acısına sevinme erkenden,
Zira “İnne izzeküm zelilü” izzetiniz zilletinizdir unutma!

Kur’an-ı Kerim’de ilim bir başka ifade ile bilgi, önemli bir konu olarak ele alınır ve birçok kelime bilginin kaynağı açısından kullanılır. Mesela, Marifet, Zan, Hars, Rayb, Şüphe, Şek, Dirayet, Hikmet ve Yakîn

Yakîn kavramına sözlüklerimiz şöyle anlamlar verirler: “Şek ve şüphenin gitmesi, zail olması, hükmün sabit olması, zihnin durulması, kalbin sükûnet bulması ve itminana ermesi…”

Meşhur dil âlimlerimizden Ebu’l-Beka’nın tarifine göre ise yakîn kelimesi “suyun havuzda durup istikrarlı olması gibi, ilmin de kalpte yok olmayacak şekilde kesin delille yerleşmesi ve oturup iyece sağlamlaşması” anlamında olduğunu söyler.

Yakîn kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 8 kez isim olarak, 20 kez çeşitli türevleri ile birlikte toplam 28 yerde geçmektedir.

Birkaç farklı anlamda kullanılır, bunların en temel üç tanesi şunlardır:

1. Şek ve şüpheden uzak olan; kesin bilgi
2. Sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâd ve îmân
3. Bir hak olan ölüm

Yakînin üç kısmından, daha doğru bir ifade ile üç mertebesinden bahsedilir:

1. İlme’l-yakîn
2. Ayne’l-yakîn
3. Hakka’l-yakîn

“Doğruluktan ayrılmayın! Zira doğruluk iyilikle beraberdir ve her ikisi de kişiyi cennete götürür. Yalandan sakının! Zira yalan kötülükle beraberdir ve her ikisi de sahibini cehenneme götürür. Allah’tan afiyet dileyiniz. Zira kişiye yakînden sonra verilebilecek en hayırlı şey afiyettir. Birbirinizle ilişkilerinizi kesmeyiniz. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Birbirinize kin gütmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Allah’ın (cc) emrettiği gibi kardeşler olunuz.” (Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/184; Tirmizi, Da’vâat, 122; İbn Mace, Dua, 5)

“Allah’ım! Bana yakîn bir iman ver ki arkasından gelecek bir küfür olmasın. Bana dünyada ve ahirette senin ikramına erebileceğim bir rahmet ver. Allah’ım! Senden hüküm ve bağış gününde kurtulmayı, şahidlerin derecelerine çıkmayı, saadetli kimselerin yaşantısını ve düşmanlara karşı senden yardım isterim. Allah’ım! İhtiyaçlarımı sana arz ediyorum. Görüşüm kısa, amelim zayıf olsa da senin rahmetine muhtacım. Ey tüm işlerin hâkimi ve tüm gönüllerin mutlak şifa vereni! Denizleri birbirine karışmaktan koruduğun gibi beni de Cehennem azabından ve Cehennem de çığlık atmaktan ve kabir azabından korumanı isterim.” (Tirmizi, Da’vâat, 30)

“Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesinkes inanırlar.” (Bakara, 4)

Ahirete iman meselesinde Müslümanların halleri şöyledir:

1. Yokmuş gibi yaşayanlar
2. Varmış gibi yaşayanlar
3. Hafife alarak yaşayanlar
4. Yanlış anlayarak yaşayanlar
5. Kendilerine dert edinerek yaşayanlar

1. Yokmuş gibi yaşayanlar

“İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.” (Bakara, 86)

2. Varmış gibi yaşayanlar

“İnsanlardan, inanmadıkları halde, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ diyenler vardır. Onlar kendi akıllarınca güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” (Bakara, 8,9)

3. Hafife alarak yaşayanlar

“Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler.” (Neml, 66)

4. Yanlış anlayarak yaşayanlar

“Ateş bize sadece sayılı birkaç gün değecektir, derler; sor, ‘Allah katından siz söz mü aldınız?’, eğer öyle ise Allah sözünden caymayacaktır. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 80)

5. Kendilerine dert edinerek yaşayanlar

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla cihad etmekten bir an geri kalmak için senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini çok iyi bilmektedir.” (Tevbe, 44)

Eğer bizlerde ahiret, dert haline gelirse şunlar hayatımızı kaplar:

Adalet duygusu hayatının tamamını kaplar, hakkaniyet elbisesi olur, teraziyi her daim korumaya çalışır.

Aceleciliğe mahkûm olmaz, onun şeytandan olduğu hakikatini unutmaz, böylece sabrı istenilen oranda kuşanır.

Akıbet endişesi her türlü endişenin önüne geçer, sahibinin yüreğini yakan en büyük dert haline gelir, bu hal adeta içini kavurur.

Aidiyeti büyük bir kazanç olarak gördüğü gibi sorumluluk olarak da görür, kurtulma derdi olduğu için kurtarmak için çırpınır, durur.

Arşın gölgesinin özlemi ile yaşar, dünyada bir yolcu olduğunu unutmaz, vuslat arzusu onu yakar, durur.

Hz. Ömer: “Eğer bağışlanmazsam, eyvah bana ve eyvah anama! Eyvah bana ve eyvah anama!, Eyvah bana ve eyvah anama!”

Halid b. Velid: “Allah yolunda cihada çıktığım bir gece, benim için, bir düğün gecesinden veya bir oğulla müjdelenen babadan daha sevimlidir.”

Hz. Hansa: “Evlatlarımın şehadetiyle beni şereflendiren Allah’a hamdolsun. Yüce Rabbim beni onlarla beraber rahmetinin gölgesinde birleştirsin.”

“Allah nasıl rızkı aranızda paylaştırmış ise ahlakı da öyle paylaştırmıştır. Allah dünya nimetlerini sevdiklerine de sevmediklerine de verir, ama dini (dindarlığı) ancak sevdiklerine verir. Allah kime dini vermiş ise kesin olarak onu sevmiştir…

Varlığım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, diliniz ve kalbiniz Müslüman olmadıkça siz Müslüman olmuş olmazsınız. Komşularınız bevâıkınızdan güvende olmadıkça da Müslüman değilsinizdir.

“Bevâık ne demektir yâ Resulallah” diye sordular.

“Kötülüktür, zulümdür” buyurdu ve devam etti:

“Bir kul, haram bir mal edindiğinde onu iyilik yolunda harcasa bile bundan bereket (sevap) elde edemez.

O malı Allah rızası için tasadduk etse bu bir ibadet olarak kabul edilmez.

Ölüp de geride bıraktığı bu haram kazanç ve harcama ancak ona cehennem yolculuğunda azık olur.

Allah kötülüğü kötülükle, günahı günah ile yıkamaz, gidermez; kötülüğü iyilik ve meşru amel ile giderir. Habis/pis olan şeylerle pislik temizlenemez.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 6, s. 189, 190)

(1395)