Sual: Muhterem Hocam, arkadaşlarımızla beraber kadere iman konusunda takıldığımız üç tane sorumuz var. Eğer cevap verirseniz çok memnun oluruz. Yoğunluğunuzu biliyoruz, ama sizin vereceğiniz cevaplar bizler için çok önemli, lütfeder cevaplarsanız duacınız oluruz.

Sorularımız:

1- Kur’an-ı Kerim, Bakara 177, Bakara 284-285 ve Nisa 136. ayetlerde iman esaslarından beş tanesini sayarken neden kadere imanı saymaz? Kur’an’ın açıkça saymaması, kadere imanın sonradan iman esaslarına eklenmiştir iddiasını güçlendirmez mi?

2- Kur’an-ı Kerim’de ka-de-re kökünden türetilen birçok kelime geçtiği malumunuzdur. Bu kelimelerin geçtiği ayetlerin hiçbiri kadere imandan açıkça söz etmez. Geçtiği yerlerde “takdir, ölçü, miktar, yasa, kanun, vs.” anlamlarda kullanılmıştır. Kur’an’da kadere imanı açıkça söyleyen ayet veya ayetler var mıdır?

3- Kadere iman meselesi Sahabe ve Tabiîn döneminde hiç mevzu olmuş mudur? Bu konunun Emevi dönemi ve sonrası ortaya çıktığını ve Emevilerin kendi zulümlerini perdelemek maksadı ile iman esaslarına ek yapıldığı söyleniyor. Bu iddia doğru mudur?

Cevaplarınızı sabırsızlıkla bekliyor, dua ve muhabbetlerimizi gönderiyoruz.

Cevap:

Aziz Kardeşim; her biri sayfalar dolusu izaha ihtiyaç duyan bu sorularınıza kısaca cevap vermeye çalışacağım. Üzülerek bir hakikati beyan etmek gerekirse, 14 asırdır ümmetin üzerinde ittifak ettiği en temel meseleleri konuşmamız, kendi değerlerimize karşı şüphe duymamız, iman gibi işin başı olan bir mesele hakkında bile bu kadar tartışma yapmamız bizler için çok sıkıntılı bir durumdur. Çok daha farklı meseleler üzerinde durmamız gerekirken, ümmetimizin çok daha acil meseleleri bizden çözüm beklerken, enerjimizi bunlara harcamamız ne kadar doğru inanın üzerinde düşünmemiz gereken bir husus olarak önümüzde durmaktadır. Rabbim hayırlara bizleri eriştirsin ve razı olacağı şekilde bizleri kendine kulluk edenlerden eylesin. Sorularınıza gelince:

1- Evet, dediğiniz gibi Bakara 177, Bakara 284-285 ve Nisa 136. ayetlerde iman esaslarından beş tanesi sayılırken, kadere iman sayılmamıştır. Bu hakikatin sanki yeni keşfedilmiş bir icad gibi insanlara sunulması çok garip bir durumdur. Kur’an, 14 asırdır İslam ümmetinin en temel kaynağıdır. Yeni mi nazil oldu ki bizim keşfettiğimiz bu bilgilere bizden öncekiler ulaşmamış olsun? Önlerimizi aydınlatan alimlerimiz bu konuda neler, neler söyleyip gittiler ve ne kadar büyük bir müktesebat bize devrettiler. Şimdi biz bir mesele hakkında konuşurken bizden öncekilerin o mesele hakkında söylediklerine dikkat etmeden sanki yer çekim kuvvetini biz bulmuşuz gibi elimizdeki su tasını yere düşürdüğümüz zaman, “buldum, buldum” deyip sokağa koşarsak, evet; sokaktakilerin dikkatini üzerlerimize çekeriz; ama ehli ilmi üzerimize güldürürüz. Bundan dolayı dikkatli olmak durumundayız.

Bu ön bilgiden sonra sorunuza gelince, Aziz Kardeşim; sözün en güzeli ve en özü olan ilahî kelam son güne kadar insanlığın ihtiyaç duyacağı her türlü meseleye dair bir şeyler söylediği gibi, işin temeli olan iman meselesine dair de söylenebilecekleri en özlü bir şekilde söyledi; izahlarını, açıklamasını, fiili olarak uygulamalarını da, onlarca ayette belirtildiği gibi tebliğ, tebyin, talim, tezkiye ve davet görevlerinin sahibi olan Hz. Peygamber’e (sas) verdi. O’nun (sas) açıklama ve izahları meseleyi anlamamıza yeter ama, yine üzülerek söyleyelim ki, hadis konusunda oluşturulmuş olumsuz havadan dolayı bu konuda ne deseniz, “ama rivayet!” deyip, burun kıvıracak insanlara bir şeyler izah etmek güçtür. Bundan dolayı Kur’an-ı Hakim ekseninden meseleye bakmaya çalışacağız. Bu konuda şu iki hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

a- Allah’a iman dediğimiz zaman, Allah’ın Kur’an’da zikredilen tüm zatî, subûti sıfatlarına ve sayısı yüzü aşkın Esmaü’l-Hüsna’sına iman etmeyi kastetmiş olmuyor muyuz? O’nun (cc) ilim, semî, irade, kudret ve tekvîn sıfatlarına iman etmiş olan biri zaten kadere iman etmesi gerekmiyor mu? Dolayısı ile kadere iman, Allah’a iman esası içinde var olduğu için Rabbimiz ayrıca belirtmeye ihtiyaç duymadı. Ancak, “tebyin” görevinin sahibi olan Efendimiz (sas) nasıl ki Kur’an içerisinde geçen birçok ayetin mücmel olanlarını beyan etmişse, bazılarının manalarını te’kid etme sureti ile izahlar getirmişse, umuma yönelik bazı ayetleri tahsis etmişse, mutlak olan bazı ayetleri takyid etmişse, müşkil ve müphem olan ayetleri tavzih ve beyan etmişse, burada da Allah’a iman meselesi içerisinde yer alan kadere iman meselesini ayrıca belirtme ihtiyacı duymuş ve belirtmiştir.

b- İlahî kitabımız olan Kur’an-ı Mecid, onlarca ayette insan dahil tüm varlığın yaratılmadan önce tüm bilgilerinin bir kitapta yazıldığını, kayıt altına alındığını bize bildirmektedir. (En’am, 6/59; Hûd, 11/6; Kamer, 54/52, 53) Hal böyle olunca, bu noktada şöyle bir soru sormak durumundayız: Rabbimizin herhangi bir hususla alakalı olarak, ‘Bu böyledir’ demesi, -netice itibariyle- ‘Bunun böyle olduğuna inanın’ anlamına gelmez mi? Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, Rabbimiz, Kur’an’da: “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid, 57/22, 23) Şimdi burada beyan buyrulan, “yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olması” bilgisi, “buna iman edin, buna inanın” demek değil midir? Ayrıca Rabbimizin “iman edin” diye bir emir kipi kullanmasına gerek var mıdır? Dolayısı ile bir Müslüman, Kur’an’ın iki kapağı arasında söylenen her hakikate iman ettiği gibi, Allah’ın bizleri yaratmadan önce bizlerle alakalı tüm bilgileri bir kitapta kaydettiğine inanmamız gerekir. Böyle olmasına rağmen yine Rabbimizin bize olan o eşsiz ve engin merhametinden dolayı yolumuzun rehberi olan Efendimiz (sas) ayrıca izahlarda bulunmuş ve gerekli bilgileri bizlere vermiştir.

2- İkinci sorunuza gelince, “Kur’an’da kadere imanı açıkça söyleyen ayet veya ayetler var mıdır?” diye soruyorsunuz. Elbette vardır ve bu ayetlerin sayısı otuza yakındır. Bu otuz ayetten on tanesini bir müddet önce bu konuda sorulmuş bir soruya cevap maksadı ile verdiğim için burada tekrar etmeyecek, size ilgili linki vereceğim: (http://www.siyervakfi.org/kuranda-kadere-iman-meselesi/)

Ancak sizin sorunuz vesilesi ile bir noktaya daha dikkatleri çekmek istiyorum. Sizinde sorunuzda belirttiğiniz gibi genelde Kur’an’da kader ile alakalı ayetleri, bazıları ya direk meallendirirken yada izah notlarında bilgiler verirken, “takdir, ölçü, miktar, yasa, kanun, vs.” gibi anlamaktadırlar ve böyle anlamlandırmaktadırlar. Bu konuda elbette dikkat edilmesi gereken çok önemli noktalar vardır. Bunlardan bir tanesi, ayetlerin anlamlarının doğru tespit edilmesinde bağlamın gözden kaçırılmamasıdır. Çünkü, sözün bağlamı, sözün anlamıdır. Ayetlerde bağlam meselesi konuşulduğu zaman da iki önemli hususa dikkat etmek gerekir. Bunlardan ilki, varsa eğer ayetlerin sebeb-i nüzulleridir. İkincisi ise ayetlerin siyak ve sibakıdır. Şimdi bu bilgi ışığında Kur’an’da kadere iman meselesini çok net bir ifade ile anlatan Kamer Sûresi’nin 49. ayetine bir bakalım.

Bu ayetin kitaplarımızda aktarılan bir nüzul sebebi var mı? Evet var! Kureyş müşrikleri kader konusunda Efendimiz (sas) ile tartıştılar. Kaderin olmadığını söylediler. Bunun üzerine ilgili ayetler nazil oldu. Bu bilgilerin detaylarını görmek isteyenler, Müslim, Kader, 19; Tirmizi, Tefsirü’l-Kur’an, 3290; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 2, s. 444-476 bakabilirler. Sebeb-i Nüzul konusunda önemli bir eser olan Vahidi, aynı ayetin Necran Hıristiyanlarından bir papazın sorusu üzerine indiğini söylemektedir. Kamer Sûresi’nin Mekkî olduğu kesin olduğu için bu rivayeti biz şöyle anlayabiliriz. Büyük ihtimalle Necran Hıristiyanlarından o papazın sorusu üzerine, Efendimiz (sas) daha önce nazil olmuş bu ayetle ona cevap vermiştir. (Vahidi, Esbabü’n-Nüzul, s. 286)

Ayetin siyak ve sibakına gelince, 47. ayetten itibaren okuyalım: “Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde: ‘Cehennemin elemini tadın!’ denir.” Bu tabloyu aktardıktan sonra Rabbimiz 49. ayette kader hakikatine dikkat çeker ve derki: “Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle yarattık.” Bu temel hakikatten sonra Kur’an sözü şöyle sürdürür: “Onların yaptıkları her şey, defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey, satır satır yazılıdır.” (Kamer, 54/52, 53) Daha Rabbimiz ne desin?

3- Üçüncü ve son sorunuza gelince; bu sorunuzun da üzerinde epey durmak gerekiyor.Önce bir sorunuzu hatırlayalım: “Kadere iman meselesi Sahabe ve Tabiin döneminde hiç mevzu olmuş mudur? Bu konunun Emevi dönemi ve sonrası ortaya çıktığını ve Emevilerin kendi zulümlerini perdelemek maksadı ile iman esaslarına ek yapıldığı söyleniyor. Bu iddia doğru mudur?”

Elbette ki böyle bir iddia doğru değildir. Az bir şey hadis külliyatından haberdar olan biri, kader ile alakalı soruların ve tartışmaların ta Hz. Peygamber (sas) döneminde başladığını, Efendimiz’in (sas) en az benim tespit edebildiğim kadarı ile seksen civarında bu konuda izahta bulunduğunu, Sahabe’nin bu konuda ciddi oranda sözleri, içtihatları, uygulamalarının olduğunu, Tabiin döneminde de o günün İslam dünyasındaki özellikle bu konuda bazı fikri ayrılıklarının artmasından dolayı epey sözlerin söylendiğini göreceklerdir. Bu konuda mevcut hadis külliyatımızın hemen hemen hepsinin içerisinde var olan Kader bablarına bakmanız yeterlidir. Ama ben size rivayetleri derli, toplu bir şekilde göreceğiniz bir Türkçe kaynakta önerebilirim. İmam Rûdânî’nin, Cem’u’l-Fevâid adlı derlemesi, Büyük Hadis Külliyatı olarak Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu kitabın 4. cildinde Kader Babı vardır. Oraya baktığınız zaman bu konuda elliye yakın rivayeti bir arada görmeniz mümkündür.

Tabiin ve Sahabe döneminde kader meselesinin nasıl konuşulduğunu görmeniz açısından bir tek örnek vermek istiyorum. Tabiîn neslinin önemli simalarından Abdullah İbn Deylemî anlatıyor. Diyor ki: “Übey b. Ka’b’in yanma varmıştım. Kendisine: ‘İçimde kaderle alakalı bazı şüpheler belirdi. Bana (bu mevzuda) bir şeyler anlatır mısın? Umulur ki Allah bu sayede kalbimde oluşan şüpheyi giderir’ dedim. Benim bu sözlerime karşılık Übey b. Ka’b dedi ki: “Eğer Allah göklerinde ve yerlerinde bulunan halka, azab etseydi onlara zulmetmiş sayılmazdı. Eğer onlara rahmetle muamele etseydi bu (onlar için) amellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu. Eğer sen Allah yolunda Uhud dağı kadar altın harcasan, kadere iman etmedikçe, kaderde sana isabet eden şeyin sana mutlaka erişeceğini, kaderde sana isabet etmeyen şeyin de sana erişemeyeceğini bilmedikçe, Allah bunu senden kabul etmez. Eğer bundan başka bir inanç üzerinde ölürsen cehenneme girersin” dedi.

Onun yanından ayrıldıktan sonra Abdullah b. Mes’ûd’un yanına vardım. O da bana buna benzer sözler söyledi. Sonra Huzeyfe b. el-Yeman’ın yanına vardım. O da aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd b. Sabit’e vardım. O da bana Peygamber’den (sas) buna benzer sözler nakletti. (Ebû Davud, Bab fi’l-Kader, 4699)

Aziz Kardeşim, biraz belki uzun oldu ama bu kadar önemli sorulara ancak böyle cevap verebilirdim. Rabbim hepimizin ayaklarını sabit tutsun. Bizleri dost doğru yolu olan nimet verdiklerinin yolundan ayırmasın. O yol ki Nisa 69’da beyan buyrulduğu gibi, “Nebilerin, Sıddıkların, Şehitlerin ve Salihlerin” yoludur; o büyüklerin yollarını bizlere takip edilecek yol olarak belirlesin. (amin)

Muhammed Emin Yıldırım

(142)

Kur’an’da Kader Ve Sahabe’nin Kader Anlayışı